İnfertilitenin Duygusal Etkilerini Anlamak Giriş Üreme ve neslin devamı tüm canlılar için temel içgüdülerden biridir. Çocuk sahibi olmak, "çocuklu" bir aile kurmanın ve gelişimsel süreçte ailenin özelliklerini kuşaklar ötesine aktararak devamlılığını sağlamanın önemli bir faktörüdür. İnfertilite (kısırlık), çocuk sahibi olmak isteyen çiftler için psikolojik açıdan zorlayıcı, fiziksel olarak acı veren, tanı ve tedavi süreçleri nispeten maliyetli olarak nitelendirilebilecek çok boyutlu bir sağlık sorunudur (Melike İlerisoy). Bu çalışma, infertilitenin psikolojik boyutlarına ilişkin bilgi birikimine katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Özellikle deneyimin duygusal doğası, infertilitenin bireysel, ilişkisel, sosyal ve ailesel sistemler üzerindeki karmaşık etkileri, çeşitli kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde ele alınmıştır. Kitap boyunca sunulan klinik anlatılar, infertilite üzerine yürütülen bilimsel bir araştırmadan ve yazarın klinik notlarından derlenmiştir. İnfertiliteye İlişkin Temel Tanımlar ve İstatistikler Tanım: Tıbbi terminolojide infertilite, bir yıl veya daha uzun süre düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen gebelik elde edilememesiyle tanımlanan erkek veya kadın üreme sistemine ait bir hastalıktır. 35 yaş üstü kadınlar için bu süre altı ay olarak kabul edilir. Gebeliğin yirminci haftasından doğuma kadar geçen perinatal dönemde gebelik kaybı yaşayan kadınlar da infertil kabul edilir (Melike İlerisoy). Birincil ve İkincil İnfertilite: Birincil infertilite, daha önce hiç gebelik elde edememe durumunu; ikincil infertilite ise daha önce başarılı bir şekilde gebe kaldıktan sonra gebelik elde edememe durumunu ifade eder (Melike İlerisoy). Yaygınlık: İnfertilite, üreme çağındaki popülasyonun %10-15'ini etkilemektedir. Dünya genelinde ortalama infertilite oranı %10 olup, kadın infertilitesi tüm infertil çiftlerin yaklaşık %37'sinde görülmektedir. Mevcut veriler, yaklaşık 48 milyon çift ve buna bağlı olarak 186 milyon kişinin infertilite sorunu yaşadığını göstermektedir. Bu, üretkenlik çağındaki her 6 çiftten birinin infertilite yaşadığı anlamına gelir (Melike İlerisoy, American Society for Reproductive Medicine, 2012). Cinsiyet Faktörü: İnfertilite çiftler için paylaşılan bir deneyim olsa da, üremenin birincil yeri kadın bedeni olduğu ve çoğu işlem kadın bedeninde uygulandığı için kadınları daha derinden etkilediği aşikardır. Kadınların infertilitenin neredeyse tüm sorumluluğunu üstlendiği gözlemlenirken, erkekler tedaviye başvurma olasılıkları daha düşüktür ve genellikle kadını desteklemek rolünü üstlenirler (Inhorn, 2003; Melike İlerisoy). Ancak erkek infertilitesi durumunda bireyler utanç, stigma, sosyal baskı ve suçluluk yaşantıları deneyimleyebilirler (Inhorn, 2003). İnfertilitenin Nedenleri ve Psikolojik Yaklaşımların Evrimi İnfertilitenin nedenleri her zaman açık olmasa da, teknolojik gelişmelerle birlikte yaklaşık %40-50'sinin kadınla ilişkili, %30-40'ının erkekle ilişkili ve %15'inin hem kadın hem de erkek kaynaklı olduğu ortaya konmuştur (Tüzer ve ark., 2010). Açıklanamayan infertilite, tıbbi bir neden tespit edilemeyen çiftler için kullanılan bir tanıdır. Kadın yaşı, infertilitede en önemli faktörlerden biridir ve sosyokültürel etmenler (eğitim, kariyer, ekonomik kaygılar) çocuk sahibi olma planının ertelenmesine yol açarak infertilite olasılığını artırmaktadır (Melike İlerisoy). İnfertiliteye yönelik psikolojik yaklaşımlar zaman içinde evrimleşmiştir: Psikojenik İnfertilite Yaklaşımı (1930'lar - 1970'ler): Bu yaklaşım, infertilitenin büyük ölçüde psikojenik kökenli olduğunu ve kadınların gebelik ve annelikle ilgili çelişkili tutumlarından kaynaklandığını öne sürmüştür (Domar, 1992). Freudiyen psikanalitik açıklamalara dayanır ve kadınların anneleriyle olan bilinçdışı çatışmaları, gebe kalmaya dirençleri gibi unsurlara bağlanmıştır. Kadınlar "duygusal olarak olgunlaşmamış" veya "hırslı, kariyer odaklı ve maskülen" olmak üzere iki farklı kişilik tipine ayrılmıştır. Erkek infertilitesi ise aşırı kontrolcü annelere atfedilmiştir. Eleştiri ve Değişim: Tanı teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte psikojenik nedenlerle açıklanamayan infertilite vakaları %5'lere düşmüştür (Burns & Covington, 2006). Bu durum, psikolojik sorunların infertilitenin nedeni değil, sonucu olduğu görüşünü güçlendirmiştir (Bateman-Cass, 2000). Miras: Psikojenik modelin mirası, stres ve doğurganlık arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalara zemin oluşturmasıdır. Ancak bireyleri "cinsel açıdan yetersiz ve ruhsal açıdan olgunlaşmamış" olarak damgalaması ve sorunun kaynağı olarak kadınlara ayrımcı bir şekilde odaklanması olumsuz miraslarıdır (Greil, 1997). Psikolojik Sonuç Yaklaşımları (1970'ler sonrası): Bu model, psikolojik rahatsızlıkların infertilitenin bir sonucu olduğunu vurgular (İlerisoy, 2015). Menning'in Kayıp ve Yas Süreci: Barbara Eck Menning (1977), Kübler-Ross'un kayıp ve yas süreçlerini infertiliteye uyarlayarak, infertilitenin "şok, inkâr, yalıtım, öfke, suçluluk ve keder" aşamalarını içeren evrensel bir tepkiler bütünü olduğunu tanımlamıştır. Bu süreç odaklı bakış açısı, infertiliteyi psikolojik bir travma olarak ele almıştır. Temel Bulgular: İnfertilitenin duygusal yükü ağır bir hastalık olduğu, infertil bireylerin normal popülasyondan daha yüksek depresyon ve kaygı yaşadığı, kadınların erkeklere kıyasla daha olumsuz tepkiler gösterdiği ve evlilik ilişkisini olumsuz etkileyebileceği (kimi zaman güçlendirebileceği) tespit edilmiştir. Tedavinin başındaki iki haftalık bekleme süresi, çiftler için en stresli dönem olarak belirlenmiştir. Katkıları: Psikolojik destek ve müdahale programlarının geliştirilmesine zemin hazırlamış, kayıp ve yas terapilerinin gelişimine katkı sağlamıştır. Psikolojik Döngüsel Model: İstemsiz çocuksuzluğun stres seviyelerini artırarak tedavi sonucunu etkileyen fizyolojik değişikliklere neden olabileceğini öne sürer. Psikososyal Bağlam Yaklaşımı: İnfertiliteyi belirli bir sosyal yapı (evlilik, aile, topluluk, kültür) ve bağlam içinde meydana gelen, bireyin yaşamını ve sosyal çevresini etkileyen sosyal bir deneyim olarak ele alır. Bu yaklaşım, kültürel, dini ve çevresel faktörlerin psikososyal tepkiler üzerindeki etkisini vurgular. İnfertilitenin Duygusal Boyutları ve Deneyimlenme Evreleri Melike İlerisoy'un çalışmasında, infertilitenin duygusal etkileri Kayıp ve Yas Yaklaşımı, Biyopsikososyal Yaklaşım, Sosyal İnşa/Stigma Yaklaşımı ve Aile Sistemleri Yaklaşımı çerçevesinde ele alınmıştır. 1. Kayıp ve Yas Yaklaşımı İnfertilite, bireylerin yaşamını olumsuz etkileyen yaşamsal bir kriz olarak ele alınır (Menning, 1977). Çocuk sahibi olamama, depresyon, kaygı ve stres belirtilerine neden olan bir yas süreci olarak değerlendirilir. Kayıp, yaşam hedeflerinin, özgüvenin, beden kontrolünün, sosyal statünün, sosyal rollerin ve ebeveynlik rolünün kaybı gibi çok yönlüdür. Yas Sürecinin Aşamaları (Kübler-Ross'un ölüm ve yas teorisinden uyarlanmıştır):Şok: Bireyler doğal yollarla çocuk sahibi olamayacaklarını öğrendiklerinde "boş bir dinginlik, eylemsizlik ve şaşkınlık" yaşarlar. "Evlenince bir çocuk olur, bundan daha doğal ne olabilir ki? Ama öyle olmadığını gördük, çok acı tecrübelerle gördük hem de…” (Vaka 6, kadın). Bu evre genellikle kısadır, çünkü çiftler hızla tedavi aşamasına geçer. Yadsıma/İnkâr: "Bu benim başıma gelmiş olamaz" hissiyle kişi durumu idrak etmekte zorlanır. "Başka doktorlara gittik ama boşunaymış, bizim çocuk için epey uğraşmamız yazılıymış alnımızda, hala da mücadelemiz devam ediyor.” (Vaka 8, kadın). Birey gerçekçi olmayan bir umuda sığınmaya çalışır. Öfke: Tıbbi tanının netleşmesiyle "neden bu kadar insan içinde benim başıma geldi?" düşüncesiyle yoğun bir öfke yaşanır. "Çocuklarını çekiştiren, bağıran kadınları görünce kendimi zor tutuyorum, kızıyorum, gidip uyarmak istiyorum." (Vaka 8, kadın). Öfke, "yaşam üzerindeki kontrol kaybı hissi" ile ilişkilidir ve kişiye, sosyal çevreye veya sisteme yönelik olabilir. Yalıtım/İzolasyon: İnfertil çiftler, sosyal çevreden gelen sempatik yaklaşımlar, acıma tepkileri ve önerilerle karşılaşmamak, çocuk sahibi olan veya hamile olanlarla bir arada bulunmamak için kendilerini izole etme eğilimindedirler (Menning, 1977). Suçluluk ve Depresyon: İnfertilite tanısı, tedavi süreci ve depresyon birbiriyle etkileşir. İnfertil kadınların %40,8'inin depresyon, %86,8'inin ise kaygı belirtileri gösterdiği tespit edilmiştir (Ramazanzadeh ve ark., 2004). "Eşime bir çocuk veremedim sıkıntısı. Onun anne olmasını engelledim, bu hakkı sanki ben elinden almışım gibi hissediyorum.” (Vaka 8, erkek). Uzun ve başarısız denemeler umut kaybına yol açarak depresif semptomları tetikleyebilir. Yas: Sürecin son evrelerine doğru, bireyler durumun geri döndürülemez bir gerçek olduğunu kabullenmeye başlar. İnfertilitedeki kayıp, potansiyel bir kayıplar zinciri olduğundan, zihinsel düzeyde tam bir kayıp olarak değerlendirilmemesi yas sürecini zorlaştırır. Çözülme ve Kabul: Durumun tam olarak idrak edilmesiyle, birey yeni bir hikaye oluşturmaya ve yaşam hedeflerini yeniden gözden geçirmeye hazır hale gelir. "Tedavi arayışlarını bitirdiklerinde gerçek anlamda kabul yaşadıklarını göstermektedir" (İlerisoy, 2015). Ancak bu süreç her zaman tam olarak gerçekleşmeyebilir. 2. Biyopsikososyal Yaklaşım İnfertiliteyi biyolojik, psikolojik ve sosyolojik fenomenlerin karmaşık etkileşimi bağlamında açıklar (Pasch ve Dunkel-Schetter, 1997). İnfertilite, bireyin kimliğinde, çiftlerin gelecekle ilgili beklentilerinde ve kuşaklararası rollerde değişikliklere neden olur. Varoluşsal Stres: İnfertilite deneyimi, kimlik duygusunu, özgüveni ve benlik saygısını olumsuz etkiler (Abbey, 1991). Gebe kalamama veya çocuk doğuramama, kişinin kadınlık veya erkeklik algısını azaltabilir. "Kadın olarak bir yanımın eksik olduğunu düşünüyorum, etraftaki çoğu kadın kolaylıkla hamile kalıyor ama ben bunu yapamıyorum." (Vaka 17, kadın). Erkekler ise üretken olamamanın yarattığı utanç duygularını deneyimler. Fiziksel Stres: İnfertilite tedavileri (hormon ilaçları, günlük takipler, vajinal müdahaleler, yumurta toplama ve transfer işlemleri) kadınlar için fiziksel açıdan oldukça zorlayıcıdır. "Kullandığım ilaçlardan bedenim çok zarar gördü, ruhum paramparça, başarısız tedavilerden çok olumsuz miraslar kaldı bana.” (Vaka 1, kadın). Erkekler genellikle sadece semen analizi aşamasında yer alsa da, bu test utanç ve mahcubiyet duygularına yol açabilir. Duygusal Stres: İnfertilite, birey, çift ve geniş aile üzerinde yüksek düzeyde kaygı ve depresyona neden olabilir. Tanı konmasıyla birlikte eşlerden biri kendini "kusurlu" hissedebilir ve suçluluk duyguları yaşayabilir. "Sevdiğim kişi öldü, nasıl diyeyim annem, babam veya eşim, birinin gerçekten ölmüş olması ancak bu kadar üzerdi beni, her düşükte böyle korkunç bir acı, nasıl anlatayım hani içinizden bir şeyler sökülürcesine bir acı..." (Vaka 8, kadın). Tedavi sonucunun belirsizliği süreci daha karmaşık hale getirir. İlişkisel Stres: İnfertilite, eş seçimi motivasyonlarını, evlilik uyumunu ve cinsel yaşamı etkileyebilir. "Eşimi çocuklu bir aile ortamından mahrum bıraktığı düşüncesiyle suçluluk, mahcubiyet gibi duyguları oldukça yıkıcı bir biçimde deneyimleyebilir." (Melike İlerisoy). Suçluluk, utanç ve öfke duyguları eşler arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyebilir. Bazı çiftler sorunu inkâr edip gizlerken, bazıları paylaşmayı tercih eder. İnfertilitenin cinsel yaşamı "zorunlu bir görev" haline getirmesi, doyumun azalmasına neden olabilir (Robinson ve Stewart, 1996). Maddi güçlükler de çiftler üzerinde baskı yaratır. Klinik Anlatılar: Bazı vakalar, çocuk sahibi olmanın evliliği güçlendireceği, sevgiyi artıracağı ve ortak paylaşımları çoğaltacağı inancını dile getirmiştir. “Çocuklu bir aile oluruz, evlendik, belli bir süre geçti evliliğimizin üzerinden, artık bir çocuk zamanı geldi diye düşünüyorum, olmazsa da dünyanın sonu değil tabi ama olması herkes gibi istediğim bir şey. Eşimle aramızda eksik bir şey var, o da çocuk tabiki, olsa sanki ilişkimiz tamamlanacak gibi hissediyorum.” (Vaka 18, kadın). Ancak bu ifadelerin, devam eden tedavi umudu ve mevcut ilişkiyi koruma çabasından kaynaklandığı da belirtilmiştir. 3. Sosyal İnşa/Stigma Yaklaşımı Çocuk sahibi olmanın kutsandığı kültürlerde infertilite, önemli bir damgalanma sebebidir (Whiteford & Gonzalez, 1995). Goffman'a (1963) göre damgalanma, kişinin tam ve bütün kişi imgesinden eksik ve yarım kişi imgesine indirgenmesi durumudur. Stigma Tipleri:Deneyimlenen Damgalanma (Dışsal stigma): Toplumdan gelen olumsuz tepkiler. Algılanan Damgalanma ve Kendini Damgalama (İçsel stigma): Bireyin kendi hakkında olumsuz duygular geliştirmesi. "Sanki herkesin bunun senin suçun olduğunu düşünüyor sanki. Hep hamile kalamadığım, çocuk sahibi olamadığım için diğerlerinden daha aşağıda olduğumu hissettiriyorlar." (Vaka 3, kadın). Damgalanmanın Etkileri: Yüksek stigma düzeyi olan bireylerde düşük başa çıkma becerileri, yüksek sosyal kaygı, kendini değersiz görme, yalnızlık ve sosyal izolasyon görülür. "Daha içe kapanık bir insan oldum belki, hep mutlu görünürüm ama içim hep duyguludur.” (Vaka 2, kadın). Paylaşım Stratejileri: İnfertil bireyler, olumsuz değerlendirilebilecek kişilerle durumu gizleme eğilimindedirler (Seçici Gizleme). Duygusal rahatlama ve sosyal destek için güvendikleri kişilerle paylaşım yaparlar (Terapötik Paylaşım). Toplumun bilinçlendirilmesi ve baskının azaltılması amacıyla da paylaşım yapılabilir (Engelleyici Paylaşım) (Miall, 1986). Cinsiyet Farklılıkları: Kadınlar, infertiliteyi kadınlıklarının ifadesinde bir başarısızlık olarak algılayabilirler ve erkeklere kıyasla daha fazla damgalanmaya maruz kalırlar. "Kadın doğuramamak kadın için bir sağlık sorunu değil, bir eksiklik, bir kusur olarak değerlendirilmektedir" (Saydam, 2003). Erkek kaynaklı infertilite tanısında ise erkekler daha fazla damgalama tepkilerine maruz kalabilirler, bu durum onların cinselliğine ve erkekliğine yönelik bir eksiklik olarak algılanabilir (Mason, 1993). Courtesy Stigma: Sorun erkek kaynaklı olduğunda, kadın eşini korumak amacıyla sorunu kendinden kaynaklanıyormuş gibi göstererek "nezaketen damgalanma" riskini üstlenebilir (Goffman, 1963; Remennick, 2000). 4. Aile Sistemleri Yaklaşımı İnfertilite, aile gelişimsel görevlerini yerine getirememesi bakımından kuşaklararası ailesel bir kriz olarak ele alınır. Sistem yaklaşımı, sistemi oluşturan parçaların etkileşimlerini inceleyerek bütünün işleyişini açıklamaya çalışır (Anderson ve Sabatelli, 2006). Aile Yaşam Döngüsü Krizi: İnfertilite, çiftin beklenen ebeveynliğe geçişini engelleyerek aile yaşam döngüsünü kesintiye uğratır (Matthews & Matthews, 1986a, b). "Çocuk olmadan sanki bir sonraki döneme girmemişiz gibi hissediyorum, dört yıl az değil aslında, bizimle aynı zamanda evlenenlerin bazısının iki çocuğu bile var, onlar artık anne baba olmuş, biz aslında biraz başlangıcı geçtik ama ben hala kendimi yeni evlenmiş gibi hissediyorum.” (Vaka 2, kadın). Rol Karmaşası ve Belirsizlik: İnfertilite, belirsiz rollere ve aile içi sınırlara neden olabilir. "Çocuk sahibi olamayan bireylerin anne-babalık rollerini alamamaları, gelişimin bu evresinde karşılanması gereken ihtiyacın, eşine çocuk gibi bakım verme, akraba çocuklarına bakım verme şeklinde telafi edilmeye çalışılmaktadır." (Melike İlerisoy). Sınırlar ve İzolasyon: İnfertil aileler, damgalanma kaygısı nedeniyle sosyal çevreleriyle aralarına katı sınırlar koyabilirler. "Çocuklu ailelerle fazla görüşmemeye çalışıyoruz, daha çok benim tercihim bu, kendimizi baskı altında hissetmeyeceğimiz, stresten uzak ortamlarda olmayı seçiyoruz. Akraba ortamlarında hiç rahat olamıyorum." (Vaka 11, kadın). Bu durum sosyal izolasyona yol açabilir. Karşılıklı Bağımlılık ve Eş Desteği: İnfertilite, paylaşılan bir deneyim olduğu için eşlerin karşılıklı bağımlılık içinde olmasını gerektirir. Kadınlar, tedavinin zorlukları ve sosyal baskı nedeniyle eşlerinden yoğun destek beklerler. "Eşimin yanlarında olması ve her aşamada destek vermesinin değerinin başka hiçbir şeyle ölçülemeyeceğini ifade etmişlerdir." (Melike İlerisoy). Destekleyici bir ilişkinin, infertilite stresini dengeleyici bir işlev gördüğü belirtilmiştir. Morfogenesis ve Homeostasis: Aile sistemi, çocuk sahibi olma gereksinimi karşısında uyum sağlama, yenilenme ve gelişme (morfogenesis) becerisi gösterir. Tedavi arayışları, bozulan dengeyi (homeostasis) yeniden sağlamak adına bir büyüme ve değişimi temsil eder. Sonuç ve Öneriler İnfertilite, bireylerin ruhsal sağlığını olumsuz etkileyen, aile gelişimini sekteye uğratan ve toplumsal beklentiler nedeniyle ciddi sosyal baskı yaratan çok boyutlu bir sağlık sorunudur. Depresyon, kaygı, öfke, suçluluk, kontrol kaybı ve benlik saygısında azalma gibi ruhsal sorunlar yaygın olarak deneyimlenir. Fiziksel, sosyal ve ilişkisel stres faktörleri bu durumu daha da karmaşık hale getirir. Önemli Çıkarımlar: İnfertilite, sadece biyolojik bir sorun değil, aynı zamanda derin psikolojik, sosyal ve ailesel etkilere sahip bir yaşam krizidir. Kadınlar, infertilitenin fiziksel ve duygusal yükünü daha yoğun taşımakta, ancak erkekler de utanç ve stigma nedeniyle içsel olarak zorlayıcı deneyimler yaşamaktadır. Sosyal damgalanma, infertil bireylerin kendini değersiz hissetmesine, sosyal izolasyona ve olumsuz başa çıkma stratejilerine yönelmesine neden olabilir. Aile sistemi açısından infertilite, aile yaşam döngüsünü kesintiye uğratarak rol karmaşasına, belirsiz sınırlara ve aile üyeleri arasında strese yol açabilir. Güçlü eş desteği, bu zorlu süreçle başa çıkmada kritik bir koruyucu faktördür. Öneriler: Psikolojik Destek Hizmetlerinin Geliştirilmesi: İnfertil bireylere yönelik psikolojik destek hizmetleri geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Bu destek, bireysel, çift ve ailesel bakış açısıyla yapılandırılmalıdır. Ailesel Yaklaşım: İnfertil çiftlerle yürütülecek destek hizmetlerinde aile terapisi kuram ve uygulamalarından faydalanılmalıdır. Ailedeki sosyal destek kaynaklarını artırmak ve sistemin kendi içindeki ve dışarıdaki sistemlerle sağlıklı etkileşimini sağlamak için sınırların esnekliği üzerinde durulmalıdır. Toplumsal Bilinçlendirme: Sosyal çevrenin infertilite konusunda bilinçlendirilmesi, damgalanmadan kaynaklanan risk etkenlerini en aza indirgemek ve infertil bireylerin örselenmeden destek alabilmesini sağlamak adına öncelik taşımaktadır. "İnfertiliteye yönelik damgalanma deneyimine yönelik kapsamlı veriler ortaya koyan bu çalışmanın, toplumsal bilinçlenme adına yarar sağlaması, damgalanmadan kaynaklanan risk etkenlerinin en aza indirgenmesine katkı sağlaması olanaklıdır." (Melike İlerisoy). Bireysel Algıların Yeniden Çerçevelenmesi: Başarısız tedavi sonucunda çocuk sahibi olma umudunu yitiren bireylerle yapılan çalışmalarda, çocuksuz olma durumunun anlamları üzerinde durularak bireyin kişisel hikayesini bu yeni gerçeklik etrafında yeniden yapılandırması teşvik edilmelidir. Zorlayıcı deneyimlerin paylaşılması ve yeniden çerçevelenmesi, benlik algılarını güçlendirebilir. Erkeklerin Deneyimine Odaklanma: İnfertilitenin erkekler üzerindeki psikolojik ve sosyal etkilerine daha fazla odaklanan araştırmalar ve destek hizmetleri geliştirilmelidir, zira bu alandaki bilgi birikimi kadınlara kıyasla daha sınırlıdır. Bu çalışma, infertilite deneyimini bireysel tarihlerini oluşturmadaki önemi ve geleceğin inşası adına nasıl bir rol oynayacağını bireysel anlatılar ışığında anlamaya çalışarak kuram ve pratiği birleştirmeyi hedeflemektedir. İnfertilite tedavisinde görülen ailelerin duygusal ve sosyal deneyimleri, aile işleyişleri, aile yaşam döngüsü özellikleri ve baş etme tarzlarının incelenmesiyle, infertil ailelerle yürütülen psikolojik destek çalışmalarına ışık tutulması beklenmektedir. ... Devamını Oku