İkinci Dünya Savaşı sürecinde Türkiye’de muhalif basın (1939-1945)
Yazar:Çelik, Ahmet
Kategori:Genel
1Bölüm
Kategori:Genel

1. Giriş ve Amaç Bu brifing belgesi, Ahmet ÇELİK'in "İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’de Muhalif Basın (1939-1945)" adlı eserinden derlenerek, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında uyguladığı iç ve dış politikalar üzerinden muhalif basına karşı tutumunu ve dönemin temel siyasi, ekonomik ve sosyal dinamiklerini incelemektedir. Çalışma, olağanüstü savaş koşullarında hükümet-basın ilişkilerini, basın üzerindeki kontrol yöntemlerini ve muhalif seslerin yükselme dinamiklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Temel Tanımlar: Muhalif Olmak: Bir tutuma, görüşe veya davranışa karşı olma durumu. Siyasi literatürde hükümetin eksik ve hatalı yönlerini eleştiren bir yapı olarak tanımlanır. Savaş Koşullarında Basın: Olağanüstü şartlarda, özellikle savaşlarda, hükümetlerin basını kontrol etme isteği bir zorunluluk haline gelmiş, muhalif basına tolerans gösterilmemiştir. Çünkü bir ülkenin basınındaki haber ve yorumlar, o ülkedeki hükümetlerin politikası ve halkın kolektif düşüncesi olarak algılanabilmektedir. 2. Türkiye'de Tek Parti Sistemi ve Milli Şeflik Dönemi (1939-1945) İkinci Dünya Savaşı süreci (1939-1945), Türkiye'de Tek Parti sistemi ve "Milli Şef" ilan edilen İsmet İnönü'nün mutlak yönetiminin hakim olduğu bir dönemdir. Tek Parti Sistemi: Türkiye'de ilk tek partili rejim denemesi 1912 seçimlerine dayanırken, Cumhuriyetin ilanından sonra 1923'te Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) kurulmasıyla Tek Parti dönemi resmileşmiştir. 1927, 1931, 1935, 1939 ve 1943 genel seçimlerine sadece CHP listesi katılmıştır. CHP tüzüğüne göre aday listeleri değişmez genel başkan sıfatıyla önce Atatürk, 1938'den sonra ise Milli Şef İsmet İnönü tarafından belirlenmiştir. Milli Şeflik: Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının (10 Kasım 1938) ardından İsmet İnönü, CHP'nin 26 Aralık 1938'de yapılan olağanüstü kurultayında "Milli Şef" ve "Değişmez Genel Başkan" unvanlarını almıştır. Bu unvanların verilmesinde, Almanya'da Hitler (Führer), İtalya'da Mussolini (Duce), İspanya'da Franco (Caudillo) gibi liderlerin etkisi altındaki dönemin "Tek Partili Şef Sistemleri"nin başarısının bir yansıması olduğu belirtilmiştir. İnönü, 1950 yılına kadar ülkenin iç ve dış politikasıyla ilgili kararlarda doğrudan etkili olmuştur. Siyasal Yapı ve Basın İlişkileri: Milli Şeflik, hükümet-basın ilişkilerine de yansımıştır. 1939-1945 yılları arasında Milli Şef ile ilgili haberlerin tekeli Anadolu Ajansı'ndadır ve ajans doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı hareket etmiştir. Dönemin İçişleri Bakanlarından Şükrü Kaya, "Matbuat yaşadığı muhitin siyasi rejimine de intibak eder. Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi aradığı gibi bir matbuat tipi de arar" sözleriyle iktidarın basın anlayışını açıklamıştır. Basın, iktidarın ve rejimin varlığını sürdürmesinde bir araç olarak görülmüştür. 3. İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin İç ve Dış Politikası ve Basına Etkisi Türkiye, fiilen savaşa katılmasa da savaşın ekonomik ve sosyal etkilerini derinden hissetmiş, iç ve dış politikalarını savaşa göre düzenlemek zorunda kalmıştır. Ekonomik Zorluklar: Savaşla birlikte 1.300.000 kişinin silah altına alınması üretimi düşürmüş, tüketim ihtiyaçlarını artırmıştır. Bütçenin büyük bir kısmı savunmaya ayrılmış ve açığa neden olmuştur. "Savaşın zorlaması ile alınan ekonomik tedbirlerin katı olması, yolsuzluklar, idari suiistimaller, sorumsuz davranışlar ve plansızlıklar da eklenince, ülke fiilen savaşın olmadığı bir ortamda savaş havasını yaşamak zorunda kalmıştır. Bu durum ise ülkede muhalif seslerin yükselmesine neden olmuş, muhalif basın da fırsat buldukça sesini yükseltmiştir." Bu dönemde Milli Korunma Kanunu, Ekmeğin Vesikaya Bağlanması ve Varlık Vergisi gibi uygulamalar muhalif basının eleştiri konusu olmuştur. Dış Politika ve Tarafsızlık: Türkiye'nin temel dış politika amacı, topraklarına bir saldırı olmadıkça savaşa girmemek olmuştur. "Başvekil Refik Saydam, mecliste yaptığı konuşmada, Türkiye’nin savaşa karşı tutumunu açıkça ortaya koymuştur; “Biz bugünkü harbin dışındayız. Harbin memleketimize bulaşacak inkişaflar göstermemesini temenni ediyoruz. Aldığımız tedbirler ancak ihtiyat tedbirleridir”". Türkiye, savaşın gidişatına göre değişken bir denge politikası izlemiştir. Müttefiklerin üstün olduğu dönemde (1939-1941) Müttefik yanlısı, Mihver devletlerin üstün olduğu dönemde (1941-1944) denge politikası, Müttefiklerin savaşı kazanacağının anlaşılması üzerine ise tekrar demokrasi yanlısı söylemlere ağırlık vermiştir. "Başbakan Saraçoğlu, bu politikayı “müspet tarafsızlık” olarak adlandırmıştır." Bu değişken politika, hükümetin basını bir araç olarak kullanmasına yol açmış, basına verilen talimatlarla dış politika meşru gösterilmeye çalışılmıştır. 4. İkinci Dünya Savaşı'nda Basını Kontrol Yöntemleri Hükümet, basın üzerindeki denetimini artırmak için çeşitli yasal düzenlemeler ve uygulamalar geliştirmiştir: Basın Birliği Kanunu (1938): Gazetecilik mesleğinin sorunlarını çözmek, otokontrol sağlamak ve hükümet-basın ilişkilerini düzenlemek amacıyla çıkarılmıştır. Birliğe üye olmayanların gazetecilik yapmasını yasaklayarak hükümetin üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Falih Rıfkı Atay'ın yazısında da belirtildiği üzere, kanunun amacı "basını kör menfaatlerine alet edenlerin elinden kurtarmak" idi, oysa Batı'da basının işlevi yöneticileri denetlemekti. Matbuat Kanunu'nda Yapılan Değişiklikler (1938 ve 1940): 1931 tarihli Matbuat Kanunu'na 1938'de eklenen maddelerle yayın ruhsatı, teminat zorunluluğu, sui şöhretlilere yayın yasağı gibi kısıtlamalar getirilmiştir. 1940'ta eklenen iki madde ile Türk ulusal duygularını inciten ve ülkenin güvenliğini ilgilendiren haberlerin yayınlanması yasaklanmıştır. Zekeriya Sertel gibi muhalif yazarlar bile başlangıçta bu kısıtlamaları destekler görünmüş, ancak iktidar, Matbuat Kanunu'nun verdiği yetkiyle ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır. Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kanunu (1940): Savaşın başlamasıyla İstanbul başta olmak üzere bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmiş ve bu kanunun 3. maddesiyle sıkıyönetim komutanlarına basılı yayınları engelleme, matbaaları kapatma ve sansür uygulama yetkisi verilmiştir. Matbuat Umum Müdürlüğü Kanunu (1940): Matbuat Umum Müdürlüğü, doğrudan Başbakanlığa bağlanarak yayın faaliyetlerinin sıkı denetim altında tutulması amaçlanmıştır. Bu kurum, "rejimin dahili ve harici siyaseti hakkında efkarı umumiyeyi tenvir etmek ve icabına göre münasip göreceği vasıtaları kullanarak neşriyat yapmak ve yaptırmak" gibi görevlerle basını yönlendirmiştir. 1943'te Basın Yayın Umum Müdürlüğü'ne dönüştürülerek Türkiye'nin dış tanıtım ve propaganda görevlerini de üstlenmiştir. 5. Gazeteci Milletvekillerinin Rolü Tek parti rejimi, gazeteci-milletvekilleri aracılığıyla resmi görüşü meşrulaştırma ve kamuoyuna benimsetme çabasında olmuştur. Bu kişiler, iktidarın basına müdahalesinin az olduğunu, basının özgür bir ortamda faaliyet gösterdiğini iddia eden yazılar kaleme almışlardır. Destekleyici Yazılar: Necmettin Sadak, Hüseyin Cahit Yalçın, Asım Us gibi gazeteci-milletvekilleri, hükümetin politikalarını savunmuş, hatta Basın Yayın Müdürlüğü'nden gelen direktiflere uygun yayınlar yapmıştır. Örneğin, Sadak, Bulgar Dışişleri Bakanı Popov'un Türk basınının hükümet denetiminde olduğuna dair eleştirisine karşılık, "Türkiye’de matbuat tamamen hür olduğu için bazı gazetelerin şu veya bu tarzdaki neşriyatı ile hükümetin siyaseti arasında hiç münasebet yoktur" demiştir. Ancak bu iddialar, hükümetin basını kapatma ve talimatlarla yönlendirme uygulamalarıyla çelişmekteydi. Muhalefete Karşı Tutum: Savaşın sonlarına doğru, çok partili sisteme geçiş tartışmaları başladığında, gazeteci-milletvekilleri Tek Parti rejimini şiddetle savunmuş, ikinci parti kurulması isteklerini "ulusal birliğe düşmanlık" olarak nitelemişlerdir. Falih Rıfkı Atay, "Hürriyet yalnız bir tarafa sövüp saymak, milli tesisleri alabildiğine tahkir etmek hakkı veren bir şey değildir" diyerek muhalif basını eleştirmiştir. 6. Muhalif Basın ve Hükümetin Tutumu (Hükümetler Dönemlerine Göre) Çalışma, İkinci Dünya Savaşı sürecinde görev yapan 12., 13. ve 14. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri dönemlerinde muhalif basının eleştiri noktalarını ve hükümetin tepkilerini ayrı ayrı incelemiştir. A. On İkinci Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Dönemi (1 Eylül 1939 – 9 Temmuz 1942) Bu dönemde Refik Saydam hükümeti görev yapmış, Mihver tarafının üstün olduğu bir süreçte dış politikada dengeli adımlar atılmaya çalışılırken, iç politikada ekonomik önlemler ön planda tutulmuştur. Dış Politika ve Ankara Paktı (1939): Türkiye'nin Sovyet tehdidine karşı İngiltere ve Fransa ile imzaladığı Ankara Paktı, basında genel olarak olumlu karşılansa da, Nadir Nadi gibi isimler Almanya'nın önemine dikkat çekerek Pakt'ı eleştirmişlerdir. "Nadir Nadi’nin, Almanya’nın durumu konusunda 30 Temmuzda yazdığı “Dünya realiteyi görmeye mecburdur” şeklinde başlayan “Alman Milleti ve Avrupa” başlıklı yazısı da hükümet çevrelerinde ve basında büyük tepkiye neden olmuştur." Cumhuriyet gazetesi bu makale yüzünden üç ay kapatılmıştır. Zekeriya Sertel de anlaşmanın Türkiye'yi savaşa sürükleyeceğinden endişe etmiştir. Türk-Alman Saldırmazlık Paktı (1941): Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırısı öncesinde imzalanan bu pakt, Türk basını tarafından desteklenmiş, ancak Müttefiklerle ilişkilerin değişmeyeceği vurgulanmıştır. Tasvir-i Efkâr gazetesi, Müttefiklerle ilişkileri zedeleyici yayınları nedeniyle 15 gün kapatılmıştır. Almanya'nın SSCB'ye Saldırısı (1941) ve Tarafsızlık: Almanya'nın SSCB'ye saldırması üzerine Türkiye tarafsızlığını ilan etse de, Falih Rıfkı Atay ve Ahmet Emin Yalman gibi yazarlar Almanya'yı haklı bulan veya Bolşevikliğe karşı mücadele olarak gören yorumlar yapmıştır. Hükümet, Sovyet tehdidi endişesiyle bu Alman yanlısı tutuma göz yummuştur. Milli Korunma Kanunu (1940): Ekonomik sorunları çözmek amacıyla çıkarılan bu kanun, hükümete geniş yetkiler vermiş, ancak uygulamaları halk arasında hoşnutsuzluğa yol açmıştır. Tan gazetesi, kanunun hükümete halk üzerindeki denetimi artırmak için geniş yetkiler verdiğini eleştirmiştir. Ekmeğin Vesikaya Bağlanması (1942): Savaşın ekonomik etkileri nedeniyle ekmeğin karneyle verilmesi uygulaması, halkın tepkisini çekmiş ve basında üstü kapalı eleştirilere yol açmıştır. Zekeriya Sertel, ziraat işlerindeki aksaklıkları ve plansızlığı eleştirmiştir. B. On Üçüncü Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Dönemi (9 Temmuz 1942 – 9 Mart 1943) Şükrü Saraçoğlu hükümetinin görev yaptığı bu dönemde savaş Müttefikler lehine dönmeye başlamış, Türkiye hem dış baskılarla hem de iç ekonomik sorunlarla mücadele etmiştir. Adana Görüşmesi (1943): Churchill ile İnönü arasında yapılan Adana Görüşmesi'nde Türkiye'nin savaşa girmesi talepleri reddedilmiştir. Hükümet, dış kamuoyunda yanlış bir izlenim oluşmasını önlemek amacıyla basına, Türkiye'nin savaşa girmeyeceğine dair talimatlar vermiştir. "Matbuat Umum Müdürü Selim Sarper, Tasvir-i Efkâr’da; “Türkiye’ye İngiltere tarafından savaşa girmesi yönünde bir emir verilmedi ve Türkiye bu konuda, hiçbir angajmana girmedi” şeklindeki açıklama yapmıştır." Varlık Vergisi Kanunu (1942): Haksız kazanç ve karaborsayı önlemek amacıyla çıkarılsa da, uygulamadaki haksızlıklar ve özellikle azınlıkları hedef alması nedeniyle eleştirilmiştir. Hilmi Uran gibi isimler dahi kanunun "servet ve kazançları için kati bir ölçü kabul etmemiş olması ve mükelleften alınacak vergiyi daha ziyade takdir ve kanaate bırakmış olması" nedeniyle eleştirmiştir. Başbakan Saraçoğlu, basından kanunu destekleyici yazılar talep etmiş, desteklemeyen Vatan gazetesi ise 60 gün süreyle kapatılmıştır. Bütçe Müzakereleri (1943): Savaş koşullarına rağmen bütçe harcamalarındaki artış ve halk üzerindeki ağır ekonomik yük, Tan gazetesi tarafından eleştirilmiştir. Zekeriya Sertel, devletin "fasid dairenin içine düşmüş gibi" olduğunu belirterek, temel tüketim maddelerindeki fahiş fiyat artışlarına dikkat çekmiştir. C. On Dördüncü Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Dönemi (9 Mart 1943 – 7 Ağustos 1946) Bu dönemde de Şükrü Saraçoğlu hükümetleri görev yapmış, Müttefiklerin savaşı kazanacağının kesinleşmesiyle Türkiye iç ve dış politikada liberalleşme eğilimi göstermiştir. Almanya'ya Krom Sevkiyatının Durdurulması (1944): Müttefiklerin baskısıyla Türkiye, Almanya'ya krom sevkiyatını durdurmuştur. Türk basını bu kararı genel olarak desteklemiş, kararın milli çıkarlar doğrultusunda alındığı vurgulanmıştır. Almanya ve Japonya'ya Savaş İlanı (1945): Türkiye'nin 1945'te Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etmesi, Avrupa basınında geç kalınmış bir hamle olarak eleştirilmiş, Türk basını ise bu kararı savunarak "demokrasiler zaferine katkı" olarak sunmuştur. Hüseyin Cahit Yalçın, "Türkiye, Almanya’ya karşı harbe girmek imkânını bulmamakla beraber Nazi davasına bir an için meyil göstermiş midir?" diyerek eski tutumları savunmuştur. Sovyetler Birliği'nin Notası (1945): SSCB'nin Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması'nı feshedeceğini bildirmesi ve toprak talepleri, Türk kamuoyunda endişe yaratmıştır. Hükümet, basına bu konuda sessiz kalma talimatı vermiş, Metin Toker'in de belirttiği gibi "gazetelerimiz kendiliklerinden hiçbir şey yazamayacaklardı." Almanya'nın Teslim Olması (1945): Almanya'nın teslim olması Türk basınında büyük bir coşkuyla karşılanmış, Hitler'in ölümü ise "insanlığın başına bela olan bir adamın kendi belasını da bulduğu" şeklinde yorumlanmıştır. Nadir Nadi bile Hitler'e verilen cezanın "kocaman bir hiç" olduğunu yazmıştır. Varlık Vergisi'nin Kaldırılması (1944): Müttefiklerin baskısı ve liberalleşme eğilimiyle Varlık Vergisi kaldırılmıştır. Ahmet Emin Yalman, kanunun "keyfi ve azınlıklara karşı uygulandığını" belirterek eleştirmiştir. Tan Olayı (1945): Demokrasiye geçiş tartışmaları sürerken, sol eğilimli Tan gazetesi'nin rejimi eleştiren yayınları, Hüseyin Cahit Yalçın gibi gazeteci-milletvekillerinin kışkırtmalarıyla sağ görüşlü bir grup tarafından yağmalanmıştır. "Yalçın; “Bir vatan cephesine lüzum vardır” dedikten sonra şöyle devam etmişti; “Bu memleket, asırlaradanberi, şimalden gelen hücumlara eti, kanı, ruhu ve silahı ile karşı koydu." Bu olay, hükümetin basını kullanarak muhalif kesimleri susturmasının bir örneği olmuştur. 7. Sonuç ve Temel Temalar İkinci Dünya Savaşı sürecinde Türkiye'de basın, Tek Parti rejiminin sıkı denetimi altında kalmış ve bir "hükümet kuvveti" olarak görülmüştür. Denetim ve Yönlendirme: Hükümet, yasal düzenlemeler (Matbuat Kanunu, Basın Birliği Kanunu, Örfi İdare Kanunu) ve talimatlar aracılığıyla basını kontrol etmiş, haber ve yorumların hükümet politikaları doğrultusunda yayınlanmasını sağlamıştır. "Talimatların amacı muhalefet ortamını yok etmenin yanında, hükümetin izlediği politikayı basın aracılığı ile halka meşru göstermeye çalışmak olmuştur." Sansürsüz Ama Kontrollü Özgürlük: Dönemde doğrudan sansür uygulanmamış, yani gazeteler yayın öncesi denetime tabi tutulmamıştır. Ancak, yayınlanmaması veya yayınlanması istenen hususlar talimatlarla bildirilmiş, bu talimatlara uymayan yayın organları kapatma cezasıyla karşılaşmıştır. Hatta Cemalettin Saraçoğlu ve Ahmet Emin Yalman gibi gazete sahipleri, cezadan kurtulmak için yetkililerden özür dilemek zorunda kalmışlardır. Değişken Denge Politikası ve Basın: Türkiye'nin dış politikadaki "savaşa girmeme" ilkesi ve Müttefikler ile Mihver arasında denge kurma çabası, basının da bu dengeli tutumu yansıtmasına neden olmuştur. Ancak bu durum, basının tamamen özgür olmasından ziyade, iktidar tarafından çizilen sınırlar dahilinde kontrollü bir özgürlük görünümündedir. "Bu özgür ortam savaşın gidişatına göre hükümet tarafından genişletilip daraltılmıştır." Gazeteci Milletvekilleri ve Yandaş Basın: Hükümet, gazeteci-milletvekilleri aracılığıyla yandaş bir basın grubu oluşturarak icraatlarını destekletmiş ve kamuoyuna aktarmıştır. Bu durum, muhalif seslerin bastırılmasında da etkili olmuştur. Dış Konjonktürün İç Politikaya Etkisi: Savaşın gidişatı ve Müttefiklerin zaferinin kesinleşmesi, Türkiye'deki iç politikada liberalleşme eğilimlerini tetiklemiştir. Varlık Vergisi'nin kaldırılması, Meclis görüşmelerinin basına daha açık hale getirilmesi ve Matbuat Kanunu'nun 50. maddesinin değiştirilmesi gibi adımlar bu liberalleşmenin sonuçlarıdır. Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı süreci, Türkiye'de basının hükümetin bir aracı olarak kullanıldığı, muhalif seslerin bastırılmaya çalışıldığı ancak dış konjonktürün değişmesiyle nispi bir liberalleşme yaşandığı zorlu bir dönem olmuştur. Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun Ahmet Emin Yalman'a söylediği "Sen haddini bileceksin, bunu aşmayacaksın, aşarsan cezanı göreceksin" sözü, dönemin basın-iktidar ilişkilerini en net şekilde özetlemektedir. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!