I. GİRİŞ Bu brifing belgesi, "Çalışma Hayatı Araştırmaları - 2021" adlı kitaptan alınan seçili bölümleri kapsamaktadır. Kitap, çalışma hayatının çeşitli yönlerini ele alan araştırma ve incelemelerden oluşmaktadır. Özellikle COVID-19 pandemisinin sosyal yönleri ve çalışma hayatı üzerindeki etkileri önemli bir yer tutmaktadır. İncelenen bölümler, kültür, teknoloji kullanımı, göç, dijital gözetleme, iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortası, örgütsel gurur ve uzaktan çalışan annelerin deneyimle ri gibi farklı konulara odaklanmaktadır. Bu belge, her bir bölümün ana temalarını, temel fikirlerini ve en önemli gerçeklerini sunarak okuyucuya kapsamlı bir bakış açısı sağlamayı amaçlamaktadır. II. ANA TEMALAR VE ÖNEMLİ FİKİRLER/OLGULAR 1. Modern Toplum Sosyolojisinin Pozitivist “Kültür” Kuramlarına Karşın Türk-İslam Medeniyetindeki “Tevhidi Kültür” Kavramı (Osman ŞİMŞEK) Kültür Kavramının Tanımlanmasındaki Zorluklar ve Medeniyet Farklılıkları: Kültür kavramının sosyal bilimlerde üzerinde uzlaşılamayan nadir kavramlardan biri olduğu vurgulanmaktadır. Her medeniyetin veya sosyo-kültürel yapının kendi özgün bünyesine bağlı olarak kültür anlayışının farklılık gösterdiği belirtilmiştir. Modern paradigmanın pozitivist düşünce yöntemini kullanarak tek tipleşmeci bir sosyal bilim algısı oluşturmaya çalıştığı ancak bunun yetersiz kaldığı ifade edilmektedir. Alıntı: "Kültür kavramı, ”sosyal bilimleri tanımlamada ve yapılan tanımlardan birini diğerine tercih etmede hem fikir olunmayan ender kavramlardan birisidir(Aksoy 2015:71). Çünkü kültür konusu her medeniyetin ya da sosyo-kültürel yapının kendi özgün bünyesine bağlı oluşan bir kavram olduğundan, her medeniyet için farklılık içeren bir özgünlüğe sahiptir." Düşünce Yönteminin Rolü: Bir medeniyetin veya toplumun sosyal yapısını kuran bilginin, o medeniyetin özgün "Düşünce Yöntemi"ne göre inşa edildiği belirtilmiştir. Türk-İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinin farklı düşünce yöntemleri olduğu vurgulanmıştır. Türkiye'deki sosyal bilimler geleneğinin ağırlıklı olarak modern Batı Medeniyetinin "Pozitivist Düşünce Yöntemi"nden aktarılarak oluştuğu eleştirilmiştir. "Tevhidi Kültür" Kavramı: Türk-İslam medeniyetinin özgün kültür anlayışı olarak "Tevhidi Kültür" kavramı öne sürülmüştür. Bu kavramın, pozitivist düşünce yöntemine dayalı "kültür" kavramından ayrıştırılarak ele alınması gerektiği belirtilmiştir. Tevhidi Kültür'ün, insan, toplum ve insan-toplum etkileşimine bağlı olarak tezahür ettiği, dil, din, tarih, sanat, dünya görüşü, yaşam tarzı ve örf adetler üzerinde yön verici tesirinin bulunduğu ifade edilmiştir. Alıntı: "Türk-İslam medeniyetinde ise “kültür”ün kavramsal içeriğine ve kullanım tarihlendirilmesine bakıldığında onun, Türk-İslam medeniyetindeki muhtevası, modern Batı medeniyetinden daha eski ve daha kapsamlı olduğu görülür. Buna göre “kültür” kavramının içeriğinde; insan, toplum ve insan –toplum etkileşimine bağlı olarak üç unsurda tezahür etme hassasiyetinin bulunduğu söylenebilir." Kur'an-ı Kerim ve Kültür Anlayışı: Kur'an-ı Kerim'de doğrudan "kültür" kavramının geçmemekle birlikte, çeşitli ayetlerle "Tevhidi Kültür" kavramına yönelik vurgular olduğu belirtilmiştir. Özellikle "dil" ve "renkler"in çeşitliliğinin Allah'ın varlığının belgeleri olarak görülmesi, kültürel farklılıkların tevhidi yaratılmışlıkla izah edilmesinin gerekliliğini ortaya koyduğu vurgulanmıştır. Alıntı: "Hucurat Suresi 13. Ayeti; “Ey insanlar doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır”, Rum Suresi 22. Ayet ise; “(O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır”" Batı ve İslam Medeniyetlerindeki Kültür Kavramının Etimolojisi ve Anlamı: Latince "cultura" kelimesinin "ekin" anlamına gelirken, Batı medeniyetinde Voltaire ile "insan zekasının oluşumu ve gelişimi"ne evrildiği belirtilmiştir. İslam medeniyetinde ise Arapça'daki "sukafetu" (tam anlamıyla idrak etmek) ve "hars" (ekin, ziraat, hem dünya hem ahiret için çalışma) kelimelerinin "kültür" kavramına karşılık geldiği ve bu kavramların daha eski ve kapsamlı bir içeriğe sahip olduğu savunulmuştur. Batı'nın kendi taklitçiliğini göstermemek için İslam dünyasının özgün bilgi üreten bilginlerini kendi kültür dillerine göre isimlendirdiği gibi, "kültür" kelimesini de Latince kökenlere dayandırdığı öne sürülmüştür. Ziya Gökalp Eleştirisi: Ziya Gökalp'in, Türk-İslam medeniyetinin "kültür" idrakini, pozitivist düşünce yönteminin ana caddesinde, hermonotik mana içerikli hale sokulmuş tevhidi "hars" anlayışını eklemleştirmesi sonucunda "gri kültür"lenmeyi geliştirdiği eleştirilmiştir. Gökalp'in, A. Comte ve Durkheim çizgisinden geliştirdiği "kültür" ve "medeniyet" ayrımını pozitivist kültür sosyolojisi anlayışına göre ortaya koyduğu belirtilmiştir. Sonuç: Tevhidi Düşünce Yöntemi'nin, kültürü madde+mana bütüncüllüğü ile ele alan bir "Tevhidi Kültür" anlayışını ortaya çıkardığı ve bu yaklaşımın modern Batı'nın parçalı kültür tanımlarından çok daha derin olduğu ifade edilmiştir. 2. Öğretimde Teknoloji Kullanımı: Selçuk Üniversitesi Turizm Fakültesi'nde Bir Araştırma (Tugay ARAT) Eğitimde Teknoloji Kullanımının Önemi: Okulların öğrencileri toplumda üretken bireyler olarak yetiştirmek için teknoloji kullanımına ihtiyaç duyduğu vurgulanmıştır. Eğitim teknolojilerinin, öğrenme-öğretme sürecini tekdüzelikten kurtararak, dersi zevkli hale getirdiği ve öğrenmeyi kolaylaştırdığı belirtilmiştir. Alıntı: "Artık öğretme-öğrenme sürecini teknolojiler ile ya da genel adı olan “eğitim teknolojisi” ile organize etme gerekliliği bulunmaktadır. Aksi takdirde okulların uygulamayı bilen öğrendiklerinden yeni bilgiler üretebilen nesiller yetiştirebilmesi mümkün olmayacaktır." Duyu Organlarının Rolü ve Kalıcılık: Öğrenmenin kalıcılığını artırmak için öğrencilerin mümkün olduğunca çok duyu organına hitap edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Okuduklarının %10'unu, işittiklerinin %20'sini, gördüklerinin %30'unu, hem görüp hem işittiklerinin %50'sini, söylediklerinin %70'ini, yapıp söylediklerinin %90'ını hatırladığı bilgisi verilmiştir. Öğretmen ve Öğrenci Üzerindeki Etkileri: Teknolojik araçların hem öğrenci motivasyonunu artırdığı hem de öğretmenler açısından öğretimi kolaylaştırdığı ifade edilmiştir. Eğitimde teknolojinin kullanılması, öğretmenin bilgi dağıtan kişi pozisyonundan öğrenme deneyiminin yaratıcı yöneticisi haline gelmesini sağlar. Araştırma Bulguları (Selçuk Üniversitesi Turizm Fakültesi):Katılımcıların büyük çoğunluğunun (%74.5) 20-22 yaş aralığında olduğu ve %56.4'ünün erkek olduğu görülmüştür. Öğrenciler, e-posta, slayt, projeksiyon ve internetin eğitimde kullanımının zaman kaybı olduğu veya motivasyona etkisi olmadığı yönündeki olumsuz ifadelere düşük ortalamalarla katılarak, teknoloji kullanımına olumlu baktıklarını göstermişlerdir. Öğrenciler, kamera ile ders kaydının eksiklikleri görme, teknolojik araçların alıştırma ve tekrar amaçlı kullanılması, bilgisayar bilme dersleri verilmesi, teknolojinin verimli çalışma ve öğrenmeye etkisi ve zor anlaşılan dersleri kolaylaştırması gibi konularda yüksek düzeyde olumlu görüş bildirmişlerdir. Öğrencilerin %4.11 ortalama ile "Verimli çalışma ve öğrenme konusunda, teknolojinin getirdiği imkânlar olumlu bir etkiye sahiptir" yargısına katıldığı görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: Araştırma, turizm fakültesi öğrencilerinin öğretimde teknoloji kullanımını desteklediğini göstermektedir. Öğretim elemanlarının bilgi ve iletişim teknolojilerinden faydalanmaları eğitim kalitesini ve öğrenci başarısını artıracaktır. Fakültelerin teknolojik açıdan donatılması ve eğitim araç-gereçlerinin etkin kullanımına yönelik adımların atılması önerilmiştir. 3. Bilinmeyene Yolculukta ‘Kadın’ Olmak: Suriyeli ve Afgan Kadınların Deneyimleri (Ayşenur Gönülaçan ÖZER, Mustafa ÖZTÜRK) Göçün Nitelik ve Öznesindeki Değişim: Göçün zorlu ve karmaşık bir süreç olduğu, özellikle son yıllarda savaşlar ve çatışmalar nedeniyle zorunlu ve kitlesel göçlerin arttığı belirtilmiştir. Kadınların göçün pasif aktörlerinden çıkarak, tek başına göç eden kişiler haline gelmesiyle "göçün feminizasyonu" kavramının ortaya çıktığı ifade edilmiştir. Alıntı: "Göçün feminizasyonu; kadınların bağımlı göçmen statüsünden çıkarak tek başlarına kendi istek ve arzuları doğrultusunda yaptıkları göçü temsil etmektedir (Castel ve Miller, 2008: 12-13)." Orta Doğu ve Göç: Orta Doğu'nun tarih boyunca çatışmalara sahne olduğu ve 21. yüzyılda bu istikrarsızlığın artmasıyla büyük kitlesel göçlere yol açtığı vurgulanmıştır. Afganistan'ın özellikle Sovyet işgali, Taliban yönetimi ve ABD müdahalesi sonrası "mülteci üreten" ülke konumuna geldiği; Suriye'de ise Arap Baharı sürecinin iç savaşa dönüşerek kitlesel göçleri tetiklediği belirtilmiştir. Kadınların Göç Sürecindeki Dezavantajları: Savaş ve çatışmaların neden olduğu zorunlu göçlerden en çok kadın ve çocukların etkilendiği, kadınların göç yollarında fiziksel ve cinsel istismar, insan kaçakçılığı, çocuk sorumluluğu ve hijyen eksikliği gibi travmatik durumlarla karşılaştığı ifade edilmiştir. Toplumsal cinsiyetçi bakış açısının kadınları hayatın her alanında dezavantajlı kıldığı ve göç sürecinde bu durumun daha da şiddetlendiği belirtilmiştir. Uyum Süreci ve Kültür Şoku: Göçmenlerin yeni yerlerinde kültür şoku, sosyal izolasyon, dil sorunu gibi uyum sorunları yaşadığı ve kadınların erkeklere göre daha geç ve zor uyum sağladığı tespit edilmiştir. Yerel halkın olumsuz tutumları da bu süreci zorlaştırmaktadır. Alıntı: "Yapılan araştırmalarda kadınların erkeklere göre daha geç ve zor uyum sağladıkları bulunmuştur (Tunç, 2015: 35)." Türkiye'nin Göç Alan Ülke Konumu: Türkiye'nin tarihsel olarak göç veren bir ülke iken, komşu ülkelerdeki istikrarsızlıklar nedeniyle göç alan bir ülke konumuna geldiği belirtilmiştir. Afgan ve Suriyeli sığınmacıların Türkiye'deki durumu ve statüleri (uluslararası koruma, geçici koruma) açıklanmıştır. Alan Araştırması Bulguları (Suriyeli ve Afgan Kadınlar):Demografik Özellikler: Katılımcı kadınların yaşları 18-45 arasında, eğitim durumları ilkokul mezunu veya okuma yazma bilmeme düzeyinde yoğunlaşmaktadır. Erken yaşta evlilik ve en az iki çocuk sahibi olma ortak özellikleridir. Sosyo-Ekonomik Durum: Kadınların şiddetli yoksullukla karşı karşıya olduğu, çoğu kadının çalışmadığı, çalışanların ise terzilik ve temizlik gibi "kadın işleri"nde düşük ücretle, güvencesiz çalıştığı belirtilmiştir. Erkeklerin iş bulmada güçlük yaşadığı ve ücretlerinin ödenmediği durumlar da mevcuttur. Toplumsal cinsiyet rollerinin göç sonrası da devam ettiği görülmüştür. Alıntı: "“Eşim iş bulmuştu diye sevindik, az bi para veriliyordu ama yine de sevindik. 1 ay sonra maaşını vermeden işten attılar eşimi. E sigorta yok, güvence yok, dil bilmiyorsun hakkını arayacağın yer de yok” G.1 (Suriyeli)." Göç Etme Nedenleri: Her iki grubun da ülkelerindeki iç karışıklıklar ve baskıcı rejimler nedeniyle göç ettiği, Afganların aşamalı olarak İran'a, oradan da Türkiye'ye göç ettikleri belirtilmiştir. İran'daki katı rejim ve mezhep farklılıkları, Afgan kadınların Türkiye'ye gelme nedenleri arasında gösterilmiştir. Sosyalizasyon ve Uyum: Kadınların dil bilmeme ve dışlanma korkusu nedeniyle sosyal hayattan izole oldukları, uyum süreçlerinin geciktiği gözlemlenmiştir. Çocukların dil öğrenmede annelerine katkı sağladığı belirtilmiştir. Suriyeli kadınların akraba ağları sayesinde daha dışa dönük olduğu, ancak her iki grubun da dışlanma korkusu yaşadığı vurgulanmıştır. Göç Sürecinde Kadın Olmaya Yönelik Sorunlar: Kadınların göç öncesi ve sonrası yaşamlarında sosyal hayattan uzak kaldıkları, ancak kız çocuklarının Türkiye'de okula gitme fırsatı bulmasının olumlu bir gelişme olduğu belirtilmiştir. Göç yollarında kaçırılma korkusu ve şiddet deneyimleri de ifade edilmiştir. Sonuç ve Öneriler: Zorunlu göçün kadınların sosyal yaşamına ve sosyo-ekonomik durumuna çok fazla etkisi olmadığı, toplumsal cinsiyetçi rollerin devam ettiği görülmüştür. Dil bilmeme ve dışlanma korkusu en önemli sorunlardır. Kadınlara yönelik bakım hizmetleri gibi öncelikli politikaların geliştirilmesi, çocuk bakımı sorununu çözerek kadınların sosyal hayata ve kurslara erişimini kolaylaştıracağı önerilmiştir. 4. Kamu Çalışanlarının Dijital Gözetleme ve Mahremiyet İhlali Algısı: Isparta İli Örneği (Murşit IŞIK, Feride UYSAL) Dijital Gözetleme Kavramı: Dijital gözetimin, bireyler ve çevre hakkında bilgi toplamak için teknik araçların kullanılmasıyla dikkatli inceleme olarak tanımlandığı belirtilmiştir. Gözetimin tarihsel gelişimi ve modern toplumdaki yeri vurgulanmıştır. Alıntı: "Dijital gözetim kavramı; kişisel veya grup verilerini elde etmek veya yaratmak için teknik araçların kullanılması yoluyla bireylerin ve çevrenin dikkatle incelenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Öyle ki, bu izleme belirli bir bölge, zaman, bağlam, ağ, sistem ya da kişi kategorisine bağlı olmaksızın yürütülebilmektedir.” (Marx, 2002: 10-11)" İşyerinde İzleme Faaliyetleri: Şirketlerin ve devlet organlarının güvenliği ve verimliliği artırma amacıyla çalışanları gözetlediği ifade edilmiştir. İşyerlerinin izleme amaçları performans, davranış ve kişisel özellikler olarak sınıflandırılmıştır. Elektronik gözetim uygulamaları arasında bilgisayar ve internet kullanımının izlenmesi, e-posta ve sohbet yazılımlarının denetlenmesi, kameralarla görüntüleme, telefon dinlemesi, ofis aramaları, kart veya parmak izi ile hareket takibi gibi yöntemler yer almaktadır. Mahremiyet Kavramı: Mahremiyetin bireyin yalnız bırakılma hakkı, kendisiyle ilgili bilgilerin başkaları tarafından bilinmesi ve kullanılması hakkını belirleme olarak tanımlandığı belirtilmiştir. Kişi mahremiyeti, mekân mahremiyeti ve veri mahremiyeti olmak üzere üç türü olduğu açıklanmıştır. Alıntı: "Mahremiyet kelimesi ilk defa Warren ve Brandeis tarafından 1890 yılında kaleme alınan makalede bireyin yalnız bırakılma hakkı olarak kullanıldığı görülmektedir.” (Ağıralan, 2015:47; Warren ve Brandeis, 1890: 198)" Devlete Karşı Mahremiyet Hakkı: Devletin geniş yetkileri ve fiziksel güç uygulama egemenliği nedeniyle bireylerin devlete karşı mahremiyetlerini korumakta güçsüz olduğu vurgulanmıştır. Araştırma Bulguları (Isparta Kamu Çalışanları):Mahremiyet İhlali Algısı: Katılımcıların genel olarak (%3.66 ortalama ile) mahremiyetin ihlal edildiğini düşündüğü görülmüştür. En yüksek algı "Çalışanların e-posta kullanımlarının denetlenmesi" (X ̄=4,14) ifadesinde tespit edilmiştir. Kurumların Gözetleme Amaçları Algısı: Katılımcıların kurumların çalışanları izleme amaçlarına genel olarak katılmadığı ve "kararsız" olduğu (%3.09 ortalama) görülmüştür. "Kuruma ait özel ve gizli bilgilerin korunabilmesi için" ifadesi en yüksek ortalamaya (X ̄=3,27) sahiptir. Cinsiyet: Kadın ve erkeklerin mahremiyet ihlali algısında anlamlı fark bulunmazken, kadınların kurumların gözetleme amaçlarına erkeklere göre daha az katıldığı tespit edilmiştir (kadınlar "katılmıyorum", erkekler "kararsızım"). Medeni Durum: Medeni duruma göre mahremiyet ihlali ve gözetleme amaçları algılarında anlamlı fark bulunamamıştır. Eğitim Durumu: Lisans ve lisansüstü mezunların mahremiyet ihlali algısının daha yüksek olduğu ("katılıyorum" düzeyinde), lise mezunlarının ise kurumların gözetleme amaçlarını haklı bulduğu ("katılıyorum" düzeyinde) görülmüştür. Yaş: 50 yaşın altındakiler mahremiyet ihlali algısının daha yüksek olduğuna inanırken, 50 yaş ve üstündekilerin kurumların gözetleme amaçlarına katıldığı tespit edilmiştir. Çalışma Süresi: 10 yıldan az çalışma süresi olanlar mahremiyet ihlali algısını daha yüksek bulurken, 10 yıl ve daha fazla çalışma süresi olanların kurumların gözetleme amaçlarına katıldığı görülmüştür. Korelasyon Analizi: Eğitim düzeyi arttıkça mahremiyet ihlali algısı artmakta, kurumların gözetleme amaçlarına katılım azalmaktadır. Yaş arttıkça mahremiyet ihlali algısı azalmakta, kurumların gözetleme amaçlarına katılım artmaktadır. Çalışma süresi arttıkça mahremiyet ihlali algısı azalmaktadır. Sonuç: Kamu çalışanları genel olarak dijital gözetlemenin mahremiyeti ihlal ettiğini düşünmektedir. Kurumların gözetleme amaçlarına ise çoğunlukla "kararsız" yaklaşmaktadırlar. Eğitim ve yaş gibi demografik faktörler algılarda önemli farklılıklar yaratmaktadır. Dijital gözetim uygulamalarına karşı toplumsal bilinç ve denetimin artırılması gerektiği vurgulanmıştır. 5. Türkiye’de İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sigortası Tarihsel Gelişimi (Ali Kemal NURDOĞAN) İş Kazası ve Meslek Hastalığı Tanımı: İş kazası, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından "işin yürütümü esnasında önceden planlanmamış ve belli bir zarara ya da yaralanmaya sebep olan istenmeyen olay" olarak tanımlanmıştır. Ulusal mevzuatta (5510 sayılı Kanun) ise sigortalının işyerinde veya işveren tarafından yürütülen iş nedeniyle, görevli olarak işyeri dışında geçen zamanlarda, emzirme zamanlarında veya işverence sağlanan taşıtla gidiş gelişte meydana gelen, bedenen veya ruhen engelli hale getiren olay olarak açıklanmıştır. Meslek hastalığı ise, sigortalının çalıştığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleridir. Alıntı: "5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun’da iş kazası (5510 sk.,md.13); “Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle, Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, Bu kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda, Sigortalının, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hale getiren olaydır.”" Alıntı: "Meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleridir.”" Modern Sosyal Güvenlik Politikalarının Gelişimi: Sosyal güvenliğin, sosyal riskler sonucu yaşanabilecek gelir kaybı ve artacak harcamaların karşılanması olarak tanımlandığı belirtilmiştir. Sanayi Devrimi öncesi aile ve toplumsal dayanışma ile sağlanan sosyal güvenliğin, Sanayi Devrimi sonrası artan riskler nedeniyle yetersiz kaldığı ve modern sosyal güvenlik politikalarının temelini oluşturduğu ifade edilmiştir. Almanya Başbakanı Bismarck'ın 1883 Hastalık Sigortası, 1884 İş Kazaları Sigortası ve 1889 Yaşlılık ve Maluliyet Sigortası uygulamaları, modern sosyal sigorta sistemlerinin ilk örnekleri olarak gösterilmiştir. Türkiye'de Sosyal Güvenliğin Gelişimi: Osmanlı İmparatorluğu'nda modern sosyal güvenlik sistemine geçişin geciktiği, ilk uygulamaların askeri ve mülki personelin emeklilikleri ve kaza riskleri üzerinde yoğunlaştığı belirtilmiştir. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu ile sosyal sigorta uygulamalarının oluşturulmasına işaret edildiği, ancak fiili uygulamanın 1945'te 4772 sayılı İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları ile Analık Sigortaları Kanunu ile başladığı ifade edilmiştir. Temel Kanuni Düzenlemeler:4772 Sayılı İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları ile Analık Sigortası Kanunu (1945): Sigortalıya sağlık yardımı, iş göremezlik ödeneği, cenaze yardımı, hak sahiplerine aylık bağlanması gibi haklar tanınmış, prim ödeme yükümlülüğü işverene verilmiştir. Geçici iş göremezlik ödeneği ve sürekli iş göremezlik geliri oranları belirlenmiştir. 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (1964): Dağınık sigorta kolları tek kanun altında birleştirilmiş, sigortalı sayısı artırılmış, eş ve çocukların sağlık yardımlarından faydalandırılması sağlanmıştır. İş göremezlik ve hak sahiplerine bağlanan gelir oranlarında iyileştirmeler yapılmıştır. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (2008): 506 sayılı Kanun'un eksiklikleri giderilerek norm birliği sağlanmıştır. İş kazası ve meslek hastalığı tanımları ayrı ayrı düzenlenmiş, bildirim sorumluluğu işverenin yanı sıra çalışana da getirilmiştir. Sağlanan haklar ve gelir oranları güncellenmiştir. Sonuç: İş kazası ve meslek hastalığı sigortasının, çalışanların hayatındaki ve ülkenin sosyal maliyetlerindeki önemine vurgu yapılmıştır. Türkiye'deki sistemin tarihsel süreçte gelişim gösterdiği, ancak sigorta kapsamı dışında kalanlar ve bağımsız çalışanlar açısından geliştirilmesi gereken yönleri olduğu belirtilmiştir. 6. Yerel Yönetim Çalışanlarında Örgütsel Gurur Algısı: Isparta Belediyesi Örneği (Murşit IŞIK, Merve ERTÜRK) Örgütsel Gurur Kavramı: Örgütsel gururun, bir bireyin bulunduğu grubun statüsü hakkında başkalarının yargılarına bağlı olarak grubuna karşı oluşan olumlu duyguları ifade ettiği belirtilmiştir. Başarı odaklı ve olumlu bir duygu olup, üretkenliği artırıcı davranışları olumlu etkilediği kabul edilmektedir. Alıntı: "Örgütsel gurur, bir bireyin bulunduğu grubun statüsü hakkında başkalarının yargılarına bağlı olarak grubuna karşı oluşan olumlu duygularını ifade etmektedir (Haslam, 2004: 77)." Yerel Yönetimler ve Gurur: Belediyelerin halkla olan yakın ilişkileri ve yürüttüğü faaliyetlerin geri dönüşlerinin net bir şekilde görülebildiği, kaliteli hizmetlerin çalışanların gurur duymasını sağladığı vurgulanmıştır. Çalışanların örgütsel gururunun yüksek olmasının etkinlik ve verimlilikle doğrudan ilişkili olduğu düşünülmektedir. Örgütsel Gururun Boyutları: Duygusal örgütsel gurur (belirli bir olay sonrası hissedilen kısa süreli ve yoğun duygu) ve tutumsal örgütsel gurur (sürekli deneyimlenen olumlu duygular sonucu oluşan, genel ve uzun süreli tutum) olarak ikiye ayrılmıştır. Duygusal gururun tutumsal gururu etkilediği belirtilmiştir. Örgütsel Gururun Faydaları: Çalışanların içsel olarak motive olmasını, yeni fikirler ve çözümler denemesini, işbirliği yapmasını ve sosyal davranışlarını geliştirmesini sağladığı ifade edilmiştir. Yüksek düzeyde hizmet verme, iş tatmini ve örgüte bağlılık gibi olumlu sonuçlar doğurduğu belirtilmiştir. Araştırma Bulguları (Isparta Belediyesi Çalışanları):Demografik Özellikler: Katılımcıların %75.3'ünün erkek, %66.1'inin evli, yaklaşık yarısının lisans mezunu olduğu ve çoğunluğunun (%51.6) 0-3500 TL gelir aralığında yer aldığı görülmüştür. Çalışanların çoğunluğu genç (26-33 yaş aralığı %36.3) ve işçi statüsündedir (%60.2). Ölçek Güvenirliği: Duygusal gurur boyutu için Cronbach α=0,955, tutumsal gurur boyutu için α=0,980 ve tüm ölçek için α=0,876 olarak tespit edilmiş, ölçeğin yüksek derecede güvenilir olduğu belirtilmiştir. Örgütsel Gurur Algıları: Duygusal gurur ortalamasının tutumsal gurur ortalamasından daha yüksek çıktığı, yani çalışanların duygusal gurur algılarının tutumsal gurur algılarından daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Cinsiyet: Kadın çalışanların duygusal gurur (X ̄=4,560) ve tutumsal gurur (X ̄=4,441) algıları, erkek çalışanlardan daha yüksek ve "Kesinlikle Katılıyorum" düzeyinde bulunmuştur. Medeni Durum: Evli çalışanların duygusal gurur algısı (X ̄=4,444) bekar çalışanlardan daha yüksek ve "Kesinlikle Katılıyorum" düzeyinde iken, tutumsal gurur algısında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Eğitim Durumu: Lise ve önlisans mezunlarının duygusal ve tutumsal gurur algıları lisans mezunlarından daha yüksek bulunmuştur. Gelir: 3501-4500 TL ve 4501-5500 TL gelir grubundaki çalışanların örgütsel gurur algıları diğer gruplara göre daha yüksek bulunmuştur. Çalışma Süresi: 1 yıldan az çalışma süresine sahip çalışanların örgütsel gurur algı düzeyleri diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. Yaş: 18-25 yaş ve 34-41 yaş gruplarının duygusal ve tutumsal gurur algıları diğer yaş gruplarından daha yüksek bulunmuştur. Statü: Memur ve sözleşmeli statüsündeki çalışanların duygusal ve tutumsal gurur algıları işçi statüsündekilerden daha yüksek bulunmuştur. Korelasyon Analizi: Eğitim düzeyi yükseldikçe duygusal ve tutumsal gurur algısı azalmakta; gelir seviyesi yükseldikçe her iki gurur algısı da artmaktadır. Duygusal gurur ile tutumsal gurur arasında pozitif yönlü, yüksek kuvvette ve anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışanların örgütsel gurur algı düzeyleri sosyo-demografik özelliklerine göre farklılaşmaktadır. Duygusal gurur algısının tutumsal gururdan daha yüksek olması, belirli olaylara bağlı kısa süreli duyguların daha belirgin olduğunu göstermektedir. Örgütsel gururun, çalışanların bağlılığını ve verimliliğini artırmak için önemli bir faktör olduğu ve bu yönde tedbirlerin alınması gerektiği vurgulanmıştır. 7. COVID-19 Pandemi Döneminde Uzaktan Çalışan Annelerin Sosyal ve Psikolojik Durumlarına Yönelik Bir Araştırma (Selin UMUTLU) Akademisyenlik ve Kadın Akademisyenlerin Çift Mesaisi: Akademisyenliğin sürekli kendini yenilemeyi gerektiren, mesai kavramı olmayan bir alan olduğu belirtilmiştir. Kadın akademisyenlerin akademik görevlerinin yanı sıra ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi yükümlülükleri de üstlenerek "çift mesai" yaptığı ve iş-aile-özel yaşam dengesini kurmakta zorlandığı ifade edilmiştir. COVID-19 Pandemisi ve Uzaktan Çalışma: Pandeminin etkisiyle üniversitelerin uzaktan eğitime geçmesiyle birlikte kadın akademisyenlerin çalışma biçiminin değiştiği ve iş-aile sınırının ortadan kalktığı vurgulanmıştır. Uzaktan çalışmanın avantajları (iş-yaşam dengesi, esneklik, zaman kazanma, rahatlık) ve dezavantajları (rol fazlalığı, motivasyon eksikliği, maliyet artışı, dikkat dağılması, iletişimin azalması) detaylı olarak açıklanmıştır. Özellikle kadınlar için rol fazlalığının büyük bir dezavantaj olduğu belirtilmiştir. Alıntı: "Evli kadınlar iş ve sosyal yaşam arasında zaman ayırmakta zorlanmakta ve bu sebeple iş-yaşam dengesini kurmada bir çok engelle karşılaşmaktadırlar. Evli kadınlara ev işleri açısından yüklenen sorumluluk evli erkeklere göre daha fazladır. Evde ofis işlerini yaptıktan sonra genellikle ev temizliği ve anne iseler çocuk bakımı gibi eve dair işlerini yapmak zorundadırlar (Mustajab vd., 2020: 16)." Pandeminin Psikososyal Etkileri: COVID-19 salgınının, bulaşma riski, sevdiklerini kaybetme korkusu, sosyal izolasyon, işyerlerinin kapanması gibi nedenlerle bireylerde fiziksel ve ruhsal sağlık sorunlarına, endişe, panik, stres, depresyon ve tükenmişliğe yol açtığı belirtilmiştir. Özellikle kadın akademisyen annelerin ev ve iş yükünün bir arada olmasının psikolojik yıpranmaya neden olduğu vurgulanmıştır. Araştırma Bulguları (Akademisyen Anneler):Çalışan Anne Olmak: Katılımcılar, çalışan anne olmayı "sürekli yorgunluk hali, rekabette geri kalma, fedakârlık, her şeye yetememe, zamanla yarışma, dengesizlik" olarak tanımlamışlardır. Genel olarak zor ama güzel bir duygu olduğu ifade edilmiştir. Çocuk Bakımı: Birçok katılımcı pandemi öncesi ve sonrası çocuk bakımında anne veya kayınvalide gibi aile üyelerinden destek aldığını belirtmiştir. Kreş veya bakıcı desteği alan annelerin ise pandemi nedeniyle bu düzenlerinin sarsıldığı görülmüştür. İş Yükü Artışı: Çoğu katılımcı, uzaktan çalışmayla iş yüklerinin arttığını, ev işlerine daha fazla yoğunlaştıklarını, çocuk bakımına öncelik verdiklerini ve bireysel akademik çalışmalara zaman ayıramadıklarını ifade etmiştir. Eğitim materyallerinin değişmesi de ofis işlerini zorlaştırmıştır. Eş Desteği ve İşe Tutum: Çoğu katılımcı eşlerinden destek aldığını ancak ev içi sorumlulukların (planlama, yemek, temizlik vb.) büyük ölçüde kendilerinde olduğunu belirtmiştir. Bu durum motivasyon azalması, stres ve tükenmişliğe yol açarak iş verimliliklerini düşürmüştür. Sadece bir katılımcı, annesinden aldığı çocuk bakımı desteği sayesinde motivasyonunun arttığını ve akademik işlerine daha çok vakit ayırabildiğini belirtmiştir. Psikolojik Etkiler: Akademisyen anneler, çocuklu evde çalışmanın psikolojilerini olumsuz etkilediğini, sürekli ilgi bekleyen çocuklarla çalışmanın zorluğunu, sosyal izolasyonun bunaltıcı olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları sinir krizleri, tükenmişlik hissi, kaygı bozukluğu yaşadığını belirtmiştir. Hane Sayısı ve Destek: Evde birlikte yaşanılan veya çocuk bakımına destek için gelen aile büyüklerinin akademisyen annelere hem ev hem de akademik işlerde oldukça destek sağladığı, bunun çalışmalarını olumlu etkilediği görülmüştür. Avantajlar/Dezavantajlar ve Uzaktan Çalışma İsteği: Katılımcıların bir kısmı avantajları (trafiksiz çalışma, zaman yönetimi, çocukla daha çok vakit geçirme), bir kısmı dezavantajları (teknolojik bilgi eksikliği, sosyal izolasyon, verimsizlik, ev işlerinin artması) daha çok yaşadığını belirtmiştir. Büyük çoğunluk uzaktan çalışmanın devam etmesini istememektedir, ancak çocukları küçük olan ve destek alan bazı katılımcılar devam etmesini tercih etmektedir. Genel Sonuçlar ve Öneriler: Uzaktan çalışmanın, özellikle kadın akademisyen annelerin yaşam ve çalışma biçimlerini olumsuz etkilediği, iş-aile yaşam dengesinin sağlanamadığı, motivasyon eksikliği, tükenmişlik ve stres yaşandığı görülmüştür. Bakım sorumluluklarının artması ve sosyal izolasyon temel sorunlardır. Araştırma sonuçları, kadınların artan ailevi sorumluluklar nedeniyle iş yüklerinin arttığını ve mesai saatleri dışında da çalışmak zorunda kaldıklarını gösteren diğer çalışmalarla örtüşmektedir. Gelecekteki araştırmalar için cinsiyet fark etmeksizin tüm akademisyenleri kapsayan, nicel ve nitel farklılıkları inceleyen çalışmalar yapılması önerilmiştir. 8. COVID-19’un Risk Grupları Üzerindeki Psikososyal Etkileri ve Literatüre Bakış (Meryem TEKİN EPİK) COVID-19'un Psikososyal Etkileri: COVID-19 salgınının uzun süreli, yaygın ve riskli bir felaket olarak günlük rutinleri bozduğu, geleceğe dair belirsizlik yarattığı ve ciddi bir stres kaynağı olduğu belirtilmiştir. Ayrıca salgının mikro, mezo ve makro sistem üzerinde uzun vadeli etkileri olduğu, sosyal etkileşimleri kestiği ve geleneksel yas tutma yöntemlerini engellediği vurgulanmıştır. Pandeminin, stres altındaki bireylerin psikososyal sağlığını koruyucu sosyal etkileşim ve ruh sağlığı hizmetlerine erişimi de sekteye uğrattığı ifade edilmiştir. Risk Grupları: Toplumdaki bazı grupların (kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gençler, göçmenler, tutuklular) artan ayrımcılık, sömürü, kötü yaşam koşulları veya sosyal dışlanmaya maruz kalabilecekleri için COVID-19 salgınından daha şiddetli şekilde etkilendiği belirtilmiştir. Kadınlar Üzerindeki Etkiler:Ekonomik ve İstihdam Alanındaki Hassasiyet: Kadınların sağlık ve sosyal bakım sektöründeki mesleklerde daha fazla temsil edildiği ve bu sektörlerin krizden ağır etkilendiği belirtilmiştir. Kayıt dışı sektörde çalışan kadınların özellikle zarara uğrayabilir durumda olduğu vurgulanmıştır. Alıntı: "Çalışan kadınların yaklaşık %40’ı kriz sırasında en yüksek gelir ve iş kaybı riskine sahip sektörlerde çalışmaktadır. Kayıt dışı işletmelerde veya genellikle düşük üretkenlik, düşük tasarruf, düşük yatırım oranları ve sermaye birikimine sahip firmalarda kendi hesabına kayıt dışı çalışan kadınlar, COVID-19 krizinde özellikle zarara uğrayabilir bir duruma gelmektedir (ILO, 2020, s. 3-5)." Yüksek Bulaşma Riski: Sağlık işgücünün yaklaşık %70'inin kadınlardan oluşması, onları daha yüksek bulaşma riskiyle karşı karşıya bırakmıştır. İtalya ve İspanya'da enfekte sağlık çalışanlarının büyük çoğunluğunun kadın olduğu örneklerle desteklenmiştir. Psikososyal Sorunlar: Önceki krizlerde olduğu gibi bu krizde de stres, anksiyete, depresif bozukluk ve aile içi şiddet olaylarının kadınlarda yoğunlaşacağı öngörülmüştür. Çin'de yapılan bir çalışmada, COVID-19 hastalarını tedavi eden kadın sağlık çalışanlarında yüksek oranda depresyon (%50,4), anksiyete (%44,6), uykusuzluk (%34) ve psikolojik stres (%72,5) semptomları tespit edilmiştir. Üreme Sağlığı ile İlgili Stresörler: Kadınların toplumsal cinsiyet rolleriyle ilişkili etkilere ek olarak, üreme sağlığıyla ilgili pandemiye bağlı stresörlerle de karşı karşıya kaldığı belirtilmiştir. İtalya'daki bir araştırmada, çocuk sahibi olmak isteyen katılımcıların %37,3'ünün pandemi sonrası ekonomik kaygılar nedeniyle bu düşüncelerini ertelediği görülmüştür. III. SONUÇ VE GENEL DEĞERLENDİRME "Çalışma Hayatı Araştırmaları - 2021" kitabından incelenen bölümler, 21. yüzyılın dinamik ve zorlayıcı çalışma ortamının çok boyutlu doğasını gözler önüne sermektedir. Temel olarak şu ortak mesajlar çıkarılabilir: Değişen Paradigma ve Adaptasyon İhtiyacı: Kültür anlayışından sosyal güvenlik sistemlerine, eğitimden çalışma biçimlerine kadar birçok alanda modernleşme ve küreselleşmenin getirdiği değişimlere adapte olma ihtiyacı açıkça görülmektedir. Türk-İslam medeniyetinin özgün "Tevhidi Kültür" anlayışı, Batı'nın pozitivist ve parçalı yaklaşımlarına bir alternatif olarak sunulmuştur. Teknolojinin Dönüştürücü Rolü: Eğitimde teknoloji kullanımı bir gereklilik haline gelmiş, öğrenme süreçlerini zenginleştirmiş ve çalışanların iş yapış şekillerini değiştirmiştir. Ancak dijital gözetleme gibi uygulamalar mahremiyet endişelerini de beraberinde getirmiştir. COVID-19'un Derin Etkileri: Pandemi, çalışma hayatını, sosyal etkileşimleri ve psikososyal sağlığı derinden etkileyen küresel bir kriz olmuştur. Uzaktan çalışma, özellikle kadınlar için ev ve iş yaşamı sınırlarını belirsizleştirerek rol çatışmalarına, artan iş yüküne ve psikolojik yıpranmaya yol açmıştır. Sağlık çalışanları gibi ön saflarda yer alan kadınlar ise yüksek risk ve psikolojik sorunlarla karşılaşmıştır. Kırılgan Grupların Desteklenmesi: Göçmenler ve özellikle kadın göçmenler, dezavantajlı konumları nedeniyle göç süreçlerinde ve yeni topluma uyumda ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Pandemi döneminde de kadınlar ve diğer risk grupları (çocuklar, yaşlılar, gençler, tutuklular) psikososyal açıdan daha savunmasız hale gelmiştir. Bu grupların özel ihtiyaçlarına yönelik politikaların geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. İnsan Odaklı Yaklaşımların Önemi: İş kazaları ve meslek hastalıkları sigortasının tarihsel gelişimi, çalışma hayatında insan sağlığı ve güvenliğinin sürekli iyileştirilmesi gerekliliğini göstermektedir. Örgütsel gurur gibi duygusal faktörler de çalışan motivasyonu ve verimliliği açısından kurumlar için kritik öneme sahiptir. Genel olarak, bu kaynaklar bireylerin ve toplumların karşılaştığı zorluklara, değişen dinamiklere ve bu dinamiklere uyum sağlama çabalarına odaklanarak, çalışma hayatının daha insancıl, verimli ve sürdürülebilir kılınması için çok yönlü yaklaşımların önemini vurgulamaktadır. ... Devamını Oku