Türkiye'nin Suriye Politikasında AK Parti Dönemi Dönüşümü 1. Giriş ve Teorik Çerçeve Bu brifing, Okan Gülbak'ın "AK Parti Döneminde Türkiye'nin Suriye Politikasını Anlamak: Güvenliksizleştirmeden Güvenlikleştirmeye" adlı kitabına dayanmaktadır. Kitap, Türkiye'nin dış ve güvenlik politikalarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu ve iç içe geçtiği argümanından hareketle, Türkiye'nin Suriye politikasındaki dramatik dönüşümü anlamak için güvenlikleştirme teorisini en uygun analitik araç olarak kull anmaktadır. Geleneksel veya sosyal inşacı güvenlik yaklaşımlarının tek başına bu dönüşümün dinamiklerini açıklamada yetersiz kaldığını vurgular. Bunun yerine, geleneksel ve sosyal inşacı yaklaşımları, güvenliksizleştirme ve güvenlikleştirme teorisiyle birleştiren kapsayıcı bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlar. Güvenlikleştirme Teorisi: Bu teori, bir konunun nasıl ve neden "güvenlik sorunu" haline geldiğini inceler. Temel varsayımı, "güvenliğin bir tür siyasi uygulama" olduğudur. Bir konu, "varoluşsal bir tehdit olarak sunulduğunda, normal siyasi prosedürlerin dışına çıkan acil önlemler gerektirdiğinde" güvenlikleştirilmiş olur. Güvenlikleştirme, siyasetin daha aşırı bir versiyonu olarak görülebilir. Teorinin temel birimleri referans nesnesi, güvenlikleştirici aktör ve varoluşsal tehdittir. Bu süreçte dilin ve söylemin rolü merkezi önem taşır; güvenlikleştirme, söylemsel bir eylemden daha fazlası, bilginin inşasıyla ilgilidir. Güvenliksizleştirme Yaklaşımı: Güvenliksizleştirme, güvenliğin her zaman olumlu bir değer olmadığı varsayımından hareket eder. Waever'a göre, "güvenlik bir hedef olarak maksimize edilirse, güvenliği minimize etme ihtiyacı ortaya çıkar." Bu yaklaşım, güvenlikleştirilmiş konuları "acil durum modundan normal siyasi pazarlık sürecine kaydırmayı" gerektirir. Temel amacı, "tehditleri zorluklara, güvenliği ise siyasete dönüştürmektir." 2. AK Parti Döneminde Türkiye'nin Suriye Politikasının Güvenliksizleştirilmesi (2002-2011) AK Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye'nin Suriye politikası, önceki dönemlerdeki "güvenlikleştirme" anlayışından "normal siyaset" çerçevesine doğru kademeli bir geçiş yaşamıştır. Bu dönüşüm, AK Parti elitlerinin değişen değerleri ve kimlikleriyle açıklanmaktadır. 2.1. Grubun Kimliği: Geleneksel Dönem (1990'lar sonuna kadar): Türkiye'nin Suriye politikası, Suriye'nin "varoluşsal bir tehdit" olarak algılanmasına dayanıyordu. Bu dönemde Türkiye'nin dış politikası, "geleneksel güvenlik anlayışının" sınırları içinde kaldı ve "askeri terimlerle" formüle edildi. Geleneksel devlet elitlerinin (Kemalist ve Batıcı normları benimsemiş) "güvenlikleştirilmiş tarih ve coğrafya" anlayışı, Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerin göz ardı edilmesine yol açtı. AK Parti Dönemi (2002-2011): AK Parti, iktidara geldikten sonra "muhafazakâr demokrasi" kimliği ve değerleriyle devletin kimliğini yeniden tanımlamaya başladı. Bu yeni tanım, Türkiye'nin tarih ve coğrafyasının sosyal inşacı bir perspektifle yeniden yorumlanmasını beraberinde getirdi. Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik Doktrini" ile Türkiye, "bölgesel politikanın ana aktörü" ve "uluslararası politikanın önde gelen öznelerinden" biri olmayı hedefledi. Türkiye, Batı ile olumlu ilişkilerini, gelişen demokrasisini ve ekonomisini siyasal İslam kökenleriyle uyumlu bir "model devlet" olarak sunmaya çalıştı. "Merkez Devlet" Kavramı: Davutoğlu'na göre, Soğuk Savaş sonrası değişen bölgesel ve uluslararası koşullar, Türkiye'nin periferik rolünü bırakıp "merkez ülke" statüsünü fark etmesini gerektiriyordu. Türkiye'nin birden fazla bölgesel kimliği (Orta Doğu, Balkan, Kafkas, Orta Asya, Hazar, Akdeniz, Körfez ve Karadeniz ülkesi) aynı anda barındırması, ona çeşitli bölgelerde manevra yapma kabiliyeti veriyordu. "Tarihsel Sorumluluk" ve Osmanlı Geçmişi: Geleneksel elitlerin Osmanlı geçmişini bir yük olarak görmesinin aksine, AK Parti, Osmanlı geçmişini "tarihsel bir sorumluluk" olarak yeniden yorumladı. Bu, komşu bölgeleri etkilemeye yönelik bir dış politika formüle etmeyi amaçlıyordu ve Türkiye ile Orta Doğu halkları arasında bir "kardeşlik" söylemi oluşturdu. 2.2. Tehditlerin Kaynağı: AK Parti elitlerinin bu dönemdeki algısına göre, Türkiye'ye dışarıdan gelen herhangi bir varoluşsal tehdit bulunmuyordu. Dış politika, askeri araçlar yerine "normal siyasetin gerekleri" çerçevesinde, uzun vadeli sorun çözmeye odaklandı. Bu dönemde AK Parti için tek tehdit, partinin varlığına ve dış politika uygulamalarına eleştirel yaklaşan geleneksel güvenlik aktörlerinden (asker, bürokrasi, medya, akademi) geliyordu. 2.3. Değerlerin Korunması: AK Parti, Osmanlı'dan miras kalan diplomasi geleneğini yeniden yorumladı. Batı'yı bir model olarak almak yerine, Türkiye'nin komşu bölgelere "model devlet" olması gerektiği fikrini benimsedi. "Sıfır sorun politikası" ve "ritmik diplomasi" gibi yaklaşımlarla bölgedeki sorunları en aza indirmeyi ve uluslararası çatışmalardan kaçınmayı hedefledi. Suriye ile ilişkilerin normalleşmesi, bu politikaların bir göstergesiydi. 2004 yılında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın Türkiye'yi ziyareti, iki ülke arasındaki "güvensizlik ortamından güven ortamına geçişi" simgeledi. Erdoğan'ın Esad'ı "kardeşim Esad" olarak nitelemesi, ilişkilerdeki dönüşümün sembolü haline geldi. İki ülke arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalandı, sınır bölgeleri mayınlardan temizlendi ve "Şamgen" (Türkiye, Suriye, İran ve Irak arasında ortak vize politikası) gibi bölgesel entegrasyon girişimleri gündeme geldi. Bu gelişmeler, Türkiye dış politikasında "emsalsiz bir yakınlaşma" olarak değerlendirildi. Bu dönemde, daha önce güvenlikleştirilmiş bir sorun olan PKK, Suriye tarafından bir terör örgütü olarak kınandı ve Suriye, "Kürt devletinin kırmızı çizgileri ihlal edeceği" konusunda Türkiye ile benzer kaygıları paylaştı. 3. AK Parti Döneminde Türkiye'nin Suriye Politikasının Yeniden Güvenlikleştirilmesi (2012-2018) 2011'den itibaren Orta Doğu'da başlayan Arap ayaklanmaları ve Suriye'deki iç savaş, Türkiye'nin Suriye politikasında dramatik bir "yeniden güvenlikleştirme" sürecini tetikledi. AK Parti elitlerinin değerleri ve kimlikleri değişen bölgesel ve uluslararası bağlamlarda yeniden şekillendi. 3.1. Grubun Kimliği ve Değerler: İç Bağlam: AK Parti, geleneksel güvenlik aktörleriyle olan mücadelelerini (parti kapatma davası, Ergenekon/Balyoz davaları) aşarak iktidarını pekiştirdi. Bu süreçte, muhafazakâr kimliğini daha da pekiştirerek siyasal İslam değerlerini daha fazla vurgulamaya başladı. Erdoğan'ın söylemlerinde İslami temalar ve "majoriteryen otokrasi" eleştirileri arttı. Uluslararası Bağlam: AB üyeliği sürecindeki hayal kırıklıkları ve AB'deki ekonomik sorunlar, AK Parti'nin Batı'ya yönelik demokratik bağlılık söylemini zayıflattı. Şanghay İşbirliği Örgütü gibi Batı dışı kurumlara yöneliş, Türkiye'nin "muhafazakâr küreselleşmecilik" yolunda olduğu tartışmalarını başlattı. Bölgesel Bağlam ve Arap Ayaklanmaları: Arap ayaklanmaları, AK Parti elitleri tarafından Türkiye'nin bölgede "model devlet" ve "merkez devlet" rolünü pekiştirecek bir fırsat olarak algılandı. Tunus ve Mısır'daki gelişmeler, AK Parti'nin "tarihin doğru tarafında olma" inancını güçlendirdi. Ancak Suriye'deki durum farklılaştı. Suriye'ye Yönelik Sektaryen Söylem: Suriye'deki protestoların şiddete dönüşmesiyle birlikte, AK Parti elitlerinin söylemi değişti. Erdoğan'ın "kardeşim Esad" söylemi "zalim Esad"a dönüştü. Esad ve rejimine yönelik "Nusayri" gibi sektaryen ifadeler kullanılmaya başlandı. Bu durum, Suriye'deki protestoların dini-mezhepsel bir boyut kazanmasına katkıda bulundu. Suriye'deki şiddetin artması ve sivil kayıpların çoğalması üzerine Erdoğan, "Suriye'yi dış politika meselesi olarak göremiyoruz; bu bizim iç sorunumuzdur" diyerek Suriye'deki gelişmeleri ulusal güvenlik meselesi olarak tanımladı. 3.2. Tehditlerin Kaynağı: AK Parti elitleri, Suriye'deki olayların mezhepsel şiddete dönüşmesini ve katliam boyutuna ulaşmasını, "normal siyasetin ve diplomasinin askıya alınmasını gerektiren" bir tehdit olarak tanımladı. Bu tehdit algısı, sadece Esad'ın şiddetinden değil, aynı zamanda AK Parti'nin daha önceki dönemde edindiği "model" ve "merkez devlet" değerlerine yönelik bir tehditten de kaynaklanıyordu. İç bağlamda, AK Parti'nin Suriye politikası, "Batıcı elitin" geçmişteki dış politika anlayışından farklılaşarak kendi kimliğini pekiştirme aracı olarak kullanıldı. Coğrafyanın Yeniden Güvenlikleştirilmesi: 2012 yılında bir Türk askeri jetinin Suriye tarafından düşürülmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerinde tarihi bir dönüm noktası oldu. Erdoğan, bu olayı "uluslararası hukuka aykırı saldırgan bir eylem" olarak nitelendirdi ve Türkiye'nin "angajman kurallarının" değiştiğini duyurdu. Türkiye'nin Suriye sınırındaki her türlü yaklaşım, "askeri tehdit" olarak değerlendirilecekti. Suriye sınırından gelen havan topu saldırıları ve bombalı eylemler (Reyhanlı saldırıları gibi), Türkiye'nin coğrafyasını yeniden bir güvenlik tehdidi kaynağı haline getirdi. Kürt Meselesinin Yeniden Güvenlikleştirilmesi: Suriye iç savaşında PYD/YPG'nin Suriye'nin kuzeyinde özerk bölgeler kurması, Türkiye tarafından "terör örgütü" olarak algılandı ve ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak tanımlandı. Erdoğan, "Kuzey Suriye'de bir terör örgütü formuna izin vermeyeceğimizi" belirtti. IŞİD Tehdidi: Suriye'de ortaya çıkan IŞİD, hem Batı'ya hem de bölgeye yönelik bir tehdit oluşturdu. Başlangıçta IŞİD'e yönelik doğrudan bir tehdit söylemi geliştirmekte tereddüt eden AK Parti elitleri, IŞİD'in Türkiye topraklarında gerçekleştirdiği terör saldırılarının ardından (Suruç Katliamı gibi) PYD'nin IŞİD'den "daha tehlikeli" olduğu söylemini benimsemiş, ardından IŞİD'i de "kanlı terör örgütü" olarak tanımlamıştır. Bu, güvenlikleştirme söyleminde bir belirsizlik yarattı. 3.3. Değerlerin Korunması: AK Parti, Suriye'deki olayların şiddete dönüşmesiyle birlikte başlangıçta demokratik reform önerileri ve ekonomik yaptırım uyarıları gibi diplomatik yolları denedi. Davutoğlu, reformların hayata geçirilmesi için yoğun temaslarda bulundu. Ancak diplomatik çabaların yetersiz kalmasıyla birlikte, Suriye politikasında "güvenlikleştirme" yoluna gidildi. Türkiye, Suriye muhalefetine (özellikle ÖSO'ya) askeri ve lojistik destek sağlamaya başladı. Türkiye'nin Suriye sınırına askeri yığınak yapması ve Suriyeli mültecilere kapılarını açması, bu dönüşümün önemli göstergeleriydi. Türkiye'nin Suriye politikası, Esad rejiminin Türkiye'nin egemenliğine yönelik tehditleri ve bölgedeki aktörlerin (PYD/YPG, IŞİD) ortaya çıkardığı belirsizlikler nedeniyle "ulusal güvenlik" eksenine kaydı. Bu durum, Türkiye'nin Suriye politikasının geleneksel güvenlik anlayışına benzer şekilde "devlet merkezli ve askeri araçlarla" ele alınmasına yol açtı. Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi ve Türkiye'nin bir Rus savaş uçağını düşürmesi, Türkiye'nin bölgesel ve uluslararası bağlamdaki "merkez devlet" konumunu koruma ısrarının bir göstergesiydi. Ancak bu olay, Türkiye'nin dış politikasında "gerilimi" artırdı ve uluslararası alanda eleştirilere yol açtı. 4. Sonuç Türkiye'nin AK Parti dönemindeki Suriye politikası, "güvenliksizleştirme"den "güvenlikleştirmeye" dramatik bir dönüşüm sergilemiştir. Bu dönüşümün temelinde AK Parti elitlerinin değişen değerleri ve kimlikleri ile iç, bölgesel ve uluslararası bağlamlardaki gelişmeler yatmaktadır. Güvenliksizleştirme Dönemi (2002-2011): AK Parti, "muhafazakâr demokrasi" kimliğiyle Türkiye'nin tarih ve coğrafyasını yeniden yorumlayarak Suriye ile ilişkileri "kardeşlik" ve "sıfır sorun" temelinde normalleştirdi. Bu dönemde Suriye, Türkiye için bir varoluşsal tehdit olarak algılanmıyordu; aksine, Türkiye'nin "model devlet" ve "merkez devlet" olma vizyonunu destekleyen bir ortaktı. Politika, diplomatik ve ekonomik angajmanlara dayanıyordu. Güvenlikleştirme Dönemi (2012-2018): Arap ayaklanmalarının Suriye'ye sıçraması ve iç savaşa dönüşmesiyle birlikte, AK Parti'nin Suriye politikası yeniden "güvenlikleştirildi". Esad rejimi, Türkiye'nin egemenliğine ve AK Parti'nin değerlerine yönelik bir "varoluşsal tehdit" olarak tanımlandı. Türkiye'nin coğrafyası yeniden bir tehdit kaynağı olarak algılandı (sınır ihlalleri, terör saldırıları). PYD/YPG ve IŞİD gibi devlet dışı aktörlerin ortaya çıkışı, Türkiye'nin ulusal güvenlik algısını değiştirdi. Bu dönemde politika, askeri müdahaleler, Suriyeli muhaliflere destek ve aktif askeri operasyonlara (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı) yöneldi. Bu çalışma, Türkiye'nin dış ve güvenlik politikalarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve güvenlikleştirme teorisinin bu dramatik dönüşümü anlamak için en uygun analitik araç olduğunu ortaya koymuştur. Dönüşümün, AK Parti'nin iç ve dış politika hedeflerinin, değişen bölgesel dinamiklere ve ortaya çıkan tehditlere yanıt verme biçimleriyle şekillendiği görülmektedir. ... Devamını Oku