Mehmet Ali Yaşar’a armağan kitabı
Yazar:
Kategori:Genel
1Bölüm
Kategori:Genel

1. Mehmet Ali Yaşar'a Armağan Kitabı: Editörlerin Girişleri ve Mehmet Ali Yaşar'ın Hayatı Bu eser, Mehmet Ali Yaşar'a adanmış bir armağan kitabıdır ve çeşitli akademik makaleleri içermektedir. Kitabın editörleri Doç. Dr. Oktay Bozan, Doç. Dr. Mehmet Salih Erpolat ve Doç. Dr. Serkan Sarı'dır. Editörlerin özgeçmişleri, Dicle Üniversitesi'ndeki akademik ve idari görevlerini, eğitim geçmişlerini ve araştırma alanlarını özetlemektedir. Mehmet Ali Yaşar, 1954 yılında Şanlıurfa'nın Birecik ilçesi İnna p köyünde doğmuş, eğitim hayatına Gaziantep/Nizip'te başlamış ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden 1979'da mezun olmuştur. 1980'de Gaziantep/Nizip İmam Hatip Lisesi'ne Tarih öğretmeni olarak atanmış, 1990'da Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Anabilim Dalı'na Öğretim Görevlisi olarak geçmiştir. Yüksek lisansını İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde "12 Numaralı Antakya Şer’iyye Sicili H. 1222-1225 (1806-1810)" teziyle 1995'te tamamlamıştır. 2019 yılında Dicle Üniversitesi'nden emekli olmuştur. Kendisi "evli ve üç çocuk babasıdır" ve Mardin, Siirt, Lice, Silvan gibi Güneydoğu Anadolu şehirleri üzerine yayınlanmış eserleri ve sempozyum bildirileri bulunmaktadır. Kişisel anekdotlar, Mehmet Ali Yaşar'ın 1990'lı yıllardaki Diyarbakır'daki yaşamına ve meslektaşlarıyla olan dostluklarına ışık tutmaktadır. Özellikle toplumsal değişimin yaşandığı bu dönemde, pikniklerin, alışveriş alışkanlıklarının ve sosyal ilişkilerin nasıl evrildiğine dair gözlemler paylaşılmaktadır: "AVM’lerin açılması, kadınların lokantalara rahat gidebilmeleri ve hatta günlerini lokantalarda gerçekleştirmeleriyle bozuldu. Çoğu kimse mangalla uğraşmamak ve is kokusuyla etrafa rahatsızlık vermemek için lokantaları tercih eder oldu." Diyarbakır'da dönemin sosyal hayatına dair önemli detaylar arasında, 1994 yılında açılan ilk süpermarket olan Demirmarket'ten bahsedilmektedir. Kredi kartlarının yaygınlaşmadığı dönemde veresiye defterlerinin ve senetlerin ticaretteki yerinin samimiyeti vurgulanmaktadır. Diyarbakır'daki konut ve yerleşim yapısına da değinilmektedir. 1990'lı yıllarda asker, polis, hakim, savcı ve akademisyenlerin çoğunluğunun lojmanlarda kaldığı, diğerlerinin ise Yenişehir, Vilayet, Ofis gibi semtlerde ikamet ettiği belirtilmiştir. 1997'de Şilbe köyünde ilk TOKİ konutlarının yapılmasıyla dışarıdan gelenlerin kiracı olmaktan çıkıp ev sahibi olmaya başlaması, şehirdeki güven ortamının artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Eğitim alanında, üniversiteye gelen öğrencilerin ülkenin farklı vilayetlerinden gelmesi, kültürel etkileşim ve hoşgörü ortamına katkıda bulunduğu ifade edilmiştir. Öğrenci gezileri ve sosyal etkinlikler de bu dönemin önemli parçalarıdır. 2. Anonim ve Te'lif Tevârîh-i Âl-i Osman Karşılaştırması (Kenan Ziya Taş) Bu çalışma, Anonim Tevarih-i Âl-i Osman adlı eseri ile Âşıkpaşazade'nin meşhur eserini tarihi olaylar ve kişiler üzerinden karşılaştırmaktadır. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarını anlatan eserlerin "menâkıpnâme, gazavâtnâme üslup ve türünde" olduğu belirtilmiştir. Anonim Tevarih-i Âl-i Osman, Acem ülkesinin hakimi Ahmed Beğ'in rüyasıyla başlar; bu rüya, Ahmed Beğ'in evlatlarının padişahlık edeceğine yorulur ve Osman Gazi'nin Şeyh Edebalı'nın evinde gördüğü rüyayla benzerlikler taşır. Anonim eserde Ahmed Beğ, Osman'ın dedesi olarak sunulur, ancak tarihi kaynaklarda böyle bir isme rastlanmaz. Erdoğdu ismiyle zikredilen kişinin Ertuğrul Bey olduğu ve aşiretlerin Acem diyarından Anadolu'ya geliş güzergahının Âşıkpaşazade'deki kayda benzediği ifade edilir. Kayıların Söğüt havalisinde iskanı ve bu bölgenin Ertuğrul Gazi'ye verilmesi de benzerlik gösterir. Ancak Anonim Tevarih'te diğer kaynaklarda bulunmayan veya tarihi karışıklık içeren detaylar da vardır. Örneğin, Rüstem Bey ve İvaz Ağa gibi kişilerin dönemiyle alakasız olduğu; Kırım seferinde Fatih Sultan Mehmed'in Davut Paşa'yı görevlendirmesinin (bilinenin Gedik Ahmed Paşa olması) yanlış olduğu belirtilmiştir. Ayrıca Tatarların Edirne kuşatması gibi "ilginç anlatımların" gerçekliğinin şüpheli olduğu ifade edilmiştir. İstanbul'un fethine dair anlatımlar ise "tamamen tarihlere aykırı bir tahkiye usulü kullanılmıştır." Ayasofya ve Bizans imparatorunun intiharı hakkındaki nakiller "oldukça hayali görünmektedir." Özellikle Eyyüb el-Ensarî'nin kabrinin bulunması üzerinde durulması, diğer kaynaklarda derinlemesine yer almayan bir detaydır. Fatih Sultan Mehmed'in veziri Mahmud Paşa ile ilgili hikaye de diğer kaynaklardan farklıdır. Mahmud Paşa'nın bir komploya kurban giderek idam edilmesi ve Fatih'in bu ölümden müteessir olması anlatılırken, yazarın "Padişah’ın haksız karar verdiğini vurgulayan ifadeler kullandığı" belirtilmiştir. 3. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî'nin Hayatı ve Öğütleri (Mehmet Karataş) Mevlâna'nın hayatı, başta oğlu Veled'in "İbtidânâme"si olmak üzere Ferîdûn b. Ahmed'in "Risâle"si ve Ahmed Eflâkî'nin "Menâkibu'l-ârifîn" adlı eserlerinden öğrenilir. Mevlâna'nın babası, Sultânu'l-ülemâ Bahâeddin Muhammed, Belh şehrinde alim ve arif bir aileden gelmekteydi ve soylarının "Hz. Ebubekir'e dayandırıldığı" rivayet edilirdi. Ailesinin Belh'ten ayrılışı, siyasi istikrarsızlık, Gûrlular ve Hârizmşahlar'ın bölgeye hakim olması ve Moğol tehlikesinin başlaması gibi nedenlerle gerçekleşmiştir. Bahâeddin Veled, Sultan Tekiş'in sitemine karşılık olarak "Bizim fani saltanatla işimiz yoktur. Biz ebedi saltanat hizmetkârlarıyız. Onun için Sultanımız gam çekmesinler. Hicret bize düşer" diyerek hicrete karar vermiştir. Aile, Anadolu'da Erzincan Akşehir ve Lârende (Karaman) gibi yerlerde ikamet ettikten sonra Konya'ya ulaşmıştır. Mevlâna, mürşidi Burhâneddin-i Muhakkik'in tavsiyesiyle Şam ve Hâlep'te tahsil görmüştür. Medreselerin Mevlâna'nın hayatında önemli bir yeri olduğu ve ilmi faaliyetleri nedeniyle "önemli Hanefî fakîhleri arasında yer aldığı" belirtilmiştir. Şemseddin Muhammed-i Tebrîzî'nin Konya'ya gelişi (29 Kasım 1244) ve Mevlâna üzerindeki derin etkisi anlatılmaktadır. Şems'in ayrılmasıyla Mevlâna'nın duyduğu acı ve arayışı, Şam'a yaptığı iki yolculukla vurgulanır. Şems'in kayboluşuyla ilgili "Aramakta herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yıllar geçecek de gene kimse izimin tozunu bile göremeyecek..." ifadesi, Şems'in bilinmezliğini pekiştirir. Mevlâna'nın yedi öğüdü: "Cömertlikte yardım etmede akar su gibi ol", "Şefkat ve merhamette güneş gibi ol", "Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol", "Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol", "Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol", "Hoşgörülükte deniz gibi ol", "Ya olduğun gibi görün... Ya göründüğün gibi ol..." bu bölümün en önemli özlü sözlerindendir. 4. XVI. Yüzyıldan XX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Atak Sancağı’nda Yer Adları ve Sosyo-Ekonomik Yapı (Mehmet Salih Erpolat) Bu çalışma, XVI. yüzyıldan XX. yüzyılın ortalarına kadar Atak Sancağı'ndaki yer adlarında meydana gelen gelişmeleri ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısını incelemektedir. Atak Sancağı'nın, günümüzdeki Lice ilçesi sınırlarından daha geniş bir alanı kapsadığı ve Hani ile Hazro ilçelerine bağlı bazı köylerin XVI. yüzyılda Atak Sancağı'na ait olduğu tespit edilmiştir. Lice adının kökenine dair "Li cî ye" (yerindedir) şeklindeki halk etimolojisi efsanesine yer verilmiş, ancak bilimsel olarak yer adlarının Kürtçe olabilmesi için anlamca da Kürtçe olması gerektiği savunulmuştur. "Atak (Antak), Müşrüf, Halhal, Şimşim, Çinezur, Sarım, Karvas, Fum, Cum, Babük, Lücük (Licok), Matmura … gibi yer adlarının hiçbirinin anlamca Kürtçe olmadığı" belirtilerek, bu tür yer adları için "eski yer adı" ifadesinin daha isabetli olacağı vurgulanmıştır. XVI. yüzyılda Atak Sancağı'nda Müslüman ve Hristiyan halkın bazı köylerde bir arada, bazılarında ise ayrı yaşadığı görülmüştür. Gayrimüslim nüfusun meskun olduğu köylerin nüfusça daha kalabalık olduğu, bunun "onların bölgede Müslümanlardan daha eski olmaları ve yörede iskâna elverişli yerleri önceden sahiplenmeleriyle izah etmek mümkün" olduğu ifade edilmiştir. Bölgedeki gayrimüslimlerin tamamının Ermeni varsayılmasının "bilimsel olarak doğru bir yaklaşım olmadığı", bir kısmının Süryani milletinden olduğu belirtilmiştir. Tahrir defterlerindeki bilgiler, Atak Sancağı'na bağlı bazı köylerde şeyh ve şeyhzadelerin yaşadığını göstermektedir. Molla İsmail gibi kişilerin varlığı, öğrenim faaliyetlerinin olduğuna işaret etmektedir, ancak medrese kayıtlarına rastlanmadığı için cami veya evlerde eğitim verildiği düşünülmektedir. Köy isimlerinin Türkçe veya İslami medeniyete dair adlar taşımadığı, ancak halkının Müslüman olduğu köylerin varlığı, eski yer adlarının İslam fethinden sonra bölgeye yerleşen Müslümanlar tarafından benimsendiğini göstermektedir. Kişi adları incelendiğinde, İslam dünyasının ortak adları yanında "Hasan Kulu b. Maksud, Şehkulu b. Halil, Abdal b. Şah Ali, Şah Ali b. Halid, Budak b. Yusuf gibi Türkçe kişi adları" da tespit edilmiştir. 5. Fedakâr Muallim Ali Rıza Efendi (Hatip Yıldız) Bu makale, Osmanlı Devleti'nde öğretmenlik (muallimlik) mesleğinin gelişimini ve fedakar bir eğitimci olan Ali Rıza Efendi'nin hayatını ve Eğil Rüşdiyesi'ndeki çalışmalarını ele almaktadır. İslam dünyasında "muallim" kelimesi "öğreten, talim eden, öğretici ve eğitici kimse yani öğretmen" anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in Musab b. Umeyr'i ilk muallim olarak Medine'ye göndermesiyle bu mesleğin temelleri atılmıştır. Osmanlı klasik döneminde sıbyan mektepleriyle özdeşleşen muallimlik, modernleşmeyle birlikte yeni okulların açılmasıyla genişlemiştir. Ali Rıza Efendi, Diyarbekir Vilayeti'nde öğretmenlik yapmıştır. Eğil Rüşdiye Mektebi'nde muallim-i sanilik görevine atanmış, bu süreçte yaşanan zorluklara rağmen görevinin başına geçmiştir. Vekaleten yürütülen memuriyetlerde, maaşın yarısının ödendiği belirtilmiştir. Ali Rıza Efendi, Eğil Rüşdiyesi'ndeki görevine başlar başlamaz, okul binasının yetersizliğini ve düzenin sağlanmadığını dile getirerek iyileştirmeler için çaba göstermiştir. Makalede, muallimlerin statü ve branşlarına göre "muallim-i evvel", "mualim-i sani", "muallim-i salis" ve "hatt/rika muallimi" olarak sınıflandırıldığı belirtilmiştir. Emeklilik düzenlemeleri ve maaş tahsis süreçleri de dönemin bürokratik yapısı hakkında bilgi vermektedir. 6. Şah I. İsmail'in Kürt Emir ve Liderlerinin İsyanına Yaklaşımına Dair Bir Değerlendirme (Ercan Gümüş) Bu çalışma, Moğol İlhanlı hanedanının çöküşü ile Safevilerin yükselişi arasındaki siyasi kargaşa döneminde (H. 736/M. 1336 – H. 907/1501) Kürt aşiretleri ve liderlerinin durumunu incelemektedir. Kürt emirlerinin bağımsız yaşamayı benimsemiş olmaları ve merkezi bir gücün olmaması nedeniyle "istiklallerini korudukları" belirtilmiştir. Ancak aralarındaki çatışmalar ve iç çekişmeler bu fırsatın kaçırılmasına yol açmıştır. Safevi hükümetinin ilk döneminde Kürdistan da İran'ın diğer bölgeleri gibi kargaşa içindeydi. Şah İsmail'in Kürt emirlerine karşı uyguladığı cezalandırma yöntemleri, özellikle Şii İsmailî mezhebi açısından kafir ve mülhid olarak görülenlere yönelikti. Sarem-i Kürd'ün "kırk bin (40.000) Yezidi Kürd hanesi" emri altında olması ve Şah İsmail'e boyun eğmeye hazır olmaması, çatışmanın temel nedenlerindendir. Sarem'in Safevi komutanlarını öldürmesi ve Osmanlılara sığınması, Şah İsmail'in intikamını garantileme isteğini göstermektedir. Yazar, mezhep davasının anlaşmazlığın tek nedeni olmadığını, "Kürt liderlerinin Osmanlı’ya yönelmesinin temel sebebi Şah İsmail’in boyun eğdirmeye matuf baskıcı siyasetiydi" sonucuna varmıştır. Kürtlerin ve liderlerinin kendi çıkarları doğrultusunda taraflardan birine yöneldiği ve işbirliği yaptığı da ifade edilmiştir. 7. Cinsiyet Faktörünün Etkisi: Diyarbekir Örneği (Veysel Gürhan, Nazife Gürhan) Bu çalışma, 18. yüzyılın ikinci yarısına ait Diyarbekir şer'iyye sicillerindeki tereke kayıtlarına odaklanarak Osmanlı toplumunda servetin oluşumu ve dağılımında cinsiyetin etkisini incelemektedir. Şer'iyye sicilleri, Osmanlı Devleti'nde kadı tarafından yürütülen hukuki ve idari süreçlerin kaydedildiği defterler olup, "hukuki birer vesika olmanın ötesinde sosyal hayata dair birçok hususu barındıran önemli bir kaynak özelliği" taşımaktadır. Terekeler ise ölen kişilerin geride bıraktığı mal varlıklarının resmi görevlilerce tespitini ve mirasçılar arasında dağılımını içermektedir. Araştırmada, 1750-1800 yılları arasında Amid mahkemesinde kaydedilen 1.009 tereke incelenmiş ve bu terekeler yoksul (100 kuruş altı), orta halli (100-1.000 kuruş arası) ve zengin (1.000 kuruş üzeri) olarak sınıflandırılmıştır. Bulgulara göre, terekelerin %85'i yoksul ve orta hallilerden oluşmaktadır, bu da dönemin Diyarbekir'inde belirgin bir orta sınıfın varlığına işaret etmektedir. Servet dağılımında cinsiyetler arasında ciddi farklılıklar gözlemlenmiştir. Toplam servetin %77,3'ü zenginlere aitken, yoksul ve orta halliler toplam servetin sadece %22'lik kısmını elinde tutmaktadır. Erkeklerin servet edinme ve biriktirme konusunda kadınlara göre daha avantajlı olduğu, kadınların ise daha alt sınıflarda varlık gösterebildiği tespit edilmiştir. Özellikle "üst zenginlerde ise hiçbir kadın terekesine rastlanılmamaktadır." En zengin kadının 6.200 kuruşluk mal varlığına sahip olması, kadınların belirli bir servet eşiğini aşamadığını göstermektedir. Yatırım araçları incelendiğinde, her iki cinsiyette de servetin büyük çoğunluğunu kişisel eşyalar oluştururken, erkeklerin servetlerini "kredi kaynağı olarak kullandıkları" (başkalarından alacaklar) da görülmüştür. Kadınların servet eğiliminde ise gayrimenkul ve mücevherler ikinci sırayı almaktadır, bu durumun "erkek egemen toplumlarda kadınların ekonomik güç ile bağlantılı olarak bir iktidar alanı yaratması" ile açıklanabileceği belirtilmiştir. 8. Menteşe Sancağı’nda Karaca Koyunlu Yörükleri (Serkan Sarı) Bu çalışma, 1517, 1532 ve 1563 tarihli defterlere dayanarak Menteşe Sancağı'ndaki Karaca Koyunlu Yörüklerinin ve bağlı tirlerinin nüfuslarını ve iktisadi yapılarını incelemektedir. Osmanlılar döneminde yörük taifelerinin kayıtlara "cemaatler, tirler ve bölükler şeklinde" yazıldığı görülmektedir. Bu tirlerin "ser-i tir" olarak tanımlanan beyleri tarafından yönetildiği ve Oğuz Boy teşkilatı özelliklerinin bu gruplar içerisinde yaşatıldığı anlaşılmaktadır. Karaca Koyunlu Cemaati, Batı Anadolu'da Aydın ve Menteşe Sancakları'na dağılmış durumdadır. Tir adları genellikle şahıs adlarıyla tanımlanmış ve bu isimlerin tahrir defterinin tutulduğu dönemde yaşamayan eski beylere ait olduğu anlaşılmıştır. Örneğin, Hızır veled-i Hamza Tir'inin diğer adının "Rum Beği" olması ilginç bir detay olarak sunulmuştur. Defterlerde kaydedilen haneler arasında imam ve muhassıl gibi muaf statüdeki kişiler de bulunmaktadır. Karaca Koyunlularla ilgili kayıtlarda dikkati çeken noktalardan biri, zaman içinde gerçekleşen bölünmelerdir. Bu durumun temel nedeni "aşiretin tirlerindeki hane sayısının artması ve buna bağlı olarak sürü sayısının çoğalması ve yeni yerlere duyulan ihtiyaçlar" olarak açıklanmıştır. Aşiretin ödediği vergiler arasında "cürm ü cinayet resmine" sıkça rastlanması, iç anlaşmazlıkları teyit etmektedir. 9. Genelkurmay Belgelerine Göre Irak Cephesindeki Kutü'l-Ammare Muharebeleri (Oktay Bozan) Bu rapor, I. Dünya Savaşı'nın Irak Cephesi'nde Türkler ve İngilizler arasında yaşanan savaşları, özellikle Kutü'l-Ammare Muharebeleri'ni ele almaktadır. Genel ordu komutanı General Sir Nixon'un tuttuğu notlara dayandırılmıştır. Savaşlar büyük ölçüde Dicle ve Fırat nehirleri arasında, genellikle bataklık bölgelerde meydana gelmiştir. Osmanlı Devleti'nin bu cephede hazırlıksız yakalandığı, "ordu birlikleri yetersiz, mahalli unsurları mobilize gücü zayıf ve silah donanımı eksik" olduğu belirtilmiştir. İngiliz birlikleri ise Hindistan'dan getirilen birliklerin yanı sıra "daha donanımlı, disiplinli, teknolojik olarak daha üstündür." Özellikle İngilizlerin kara ve deniz birliklerini organize bir şekilde kullanması, nehirlerdeki hakimiyetleri sayesinde kontrolü kısa sürede ele geçirmelerini sağlamıştır. General Gorrinç, General Delamen ve General Townshend'in başarılı askerler olduğu vurgulanmıştır. Mücadeleler, Basra Vilayeti'ne bağlı yerleşim merkezlerinde, özellikle Kurne, Ammare, Kutü'l-Ammare, Nasıriye ve Aziziye'de yoğun olarak yaşanmıştır. İngilizlerin, "yüksek sıcaklığın ve bataklığın olduğu bu bölgelerde sabır ve inatla mücadele ederek" ilerlediği ifade edilmiştir. Raporda Osmanlı birliklerinden genellikle genel olarak bahsedilmekle birlikte, Nurettin Bey dışında hiçbir Türk yetkilinin adı geçmemektedir. Arap aşiretlerinin ise "Türklerin tahriki ve aldatması ile kendilerine karşı mücadeleye sürüklendiği" ima edilmiştir. Bu savaşlara "nehir ve kanal savaşları" da denilebileceği, zira savaşın önemli bir kısmının nehir ve kanallarda cereyan ettiği belirtilmiştir. İngilizlerin 19. yüzyıl sonlarından itibaren Irak'taki nehirlerde gemi işletme imtiyazını elde etmesinin onlar için önemli bir avantaj olduğu vurgulanmıştır. Nurettin Paşa idaresindeki Osmanlı birliklerinin İngilizlere karşı başarılı bir şekilde direndiği ve kontrollü bir şekilde ordunun kuzeye çekildiği de raporda yer almaktadır. 10. Halil (Kut) Paşa ve Askeri Faaliyetleri (Sungur Doğançay) Bu makale, Osmanlı askeri ve siyasi tarihinde önemli bir figür olan Halil (Kut) Paşa'nın hayatını ve askeri faaliyetlerini ele almaktadır. Halil Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde aktif rol almış, Balkan harplerinde ve Babıâli baskınında ön planda yer almıştır. I. Dünya Savaşı'nda "Kutü’l Amâre Muharebesinde İngilizleri teslime, İngiliz ordusunun kumandanı General Townshend başta olmak üzere birçok general ve subayı esarete mecbur bırakması" ile yurt içi ve yurt dışında tanınırlığını arttırmıştır. Ayrıca, Almanlara karşı Vorontsovka'da da başarı kazanmıştır. Mondros Mütarekesi sonrası, Halil Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf Bey ile birlikte Karakol Cemiyeti'ni kurarak Milli Mücadele'ye destek olmaya çalışmıştır. Bu cemiyetin toplantılarına Enver Paşa'nın da katıldığı belirtilmiştir. Halil Paşa, tutuklanarak Bekirağa Bölüğü'nde hapsedilmiş ve bu dönemde maddi sıkıntılar yaşamıştır. İngilizlerin, Halil Paşa'yı yargılama sürecinde çeşitli suçlamalarla karşı karşıya getirdiği, ancak onun kendini başarıyla savunduğu anlatılmıştır. Hapisten kaçtıktan sonra Azerbaycan'a geçen Halil Paşa'nın buradaki temel görevi, Milli Mücadele'ye destek sağlamak, Rusya'dan siyasi, askeri ve ekonomik yardımlar temin etmek ve bu yardımları Anadolu'ya ulaştırmaktı. Bolşevizm ve Komünizm'e dayanmak zorunda kalan Paşa, İngiliz emperyalizmine karşı Doğu'nun desteğini kazanmayı hedeflemiştir. Ancak bu süreçte Rusların Azerbaycan'daki çıkar politikalarına ve oradaki soydaşlarının katledilmelerine istemeyerek de olsa katkıda bulunmuştur. Rusya'dan alınan altın ve mücevher yardımları ile Ankara'ya dönen Halil Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul görmemiş ve yargılanmıştır. Ancak daha sonra af çıkarılarak serbest bırakılmıştır. Halil Paşa'nın hatıraları, Milli Mücadele dönemi ve sonrasındaki önemli olaylara ışık tutmaktadır. 11. Osmanlı Devleti’nde İlk Taşra Belediyelerinin Kurulması: Tuna Vilayeti Örneği (Kadir Acar) Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nde belediye hizmetlerinin gelişimini ve ilk taşra belediyelerinin Tuna Vilayeti'nde kuruluşunu incelemektedir. Belediyeler kurulmadan önce şehirlerin belediye hizmetleri kadılar tarafından yürütülmekteydi; bu hizmetler için özel bir örgüt veya bütçe bulunmamaktaydı. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla kadıların mülki ve belediye yetkileri alınmış ve İhtisab Nezâreti gibi yeni kurumlar kurulmuştur. 1855'te şehremaneti kurulsa da taşrada modern belediyeler henüz oluşmamıştı. Osmanlı devlet adamları, ulaşım, su, konut, sağlık sorunlarını çözmek için modern belediyelerin kurulmasını arzulamışlardır. Ancak bu örgütlenmede "mahalli demokrasinin geliştirilmesi ve komünal özerklik gibi şeyler amaçlanmamış, sadece modern ve düzenli şehirlere sahip olmak hedeflenmişti." İlk taşra belediyeleri, 1864'te Midhat Paşa tarafından kurulan Tuna Vilayeti'nde "vilayet usulü tecrübe ediliyordu." Midhat Paşa'nın şehirlerin düzeninin belediyelere bağlı olduğuna olan inancı, bu kuruluşta etkili olmuştur. Rusçuk'ta kurulan ilk belediye meclisi için emlak vergisi fazlası, inşaat harcının beşte biri ve yolcu pasaport/müruriye tezkeresi gibi mali kaynaklar belirlenmiştir. Belediye meclisleri, Vilayet İdare Meclisi'nin teşebbüsüyle ve onun hazırladığı talimatlara göre kurulmuştur. Azalar, iki yılda bir yarısı değiştirilmek üzere ihtiyar meclisleri tarafından seçiliyor, hükümetin onayıyla atanıyordu. Rusçuk Belediye Meclisi için 2 İslam, 2 Bulgar, 1 Ermeni ve 1 Yahudi olmak üzere 6 aza öngörülse de uygulamada bu dağılımda değişiklikler olmuştur. Belediye meclislerinin görevleri "memleketçe tanzîfât ve tanzîmâta münhasır" olarak sınırlandırılmıştı. Yol, kaldırım, su yolları yapımı, sokak aydınlatması, çevre temizliği gibi hizmetler ana görevlerindendi. Rusçuk Belediyesi, pazarlar için yeni yer tahsis etme, çamurlu yolları şose yol haline getirme, sokakları gaz fenerleriyle aydınlatma ve binaların düzenini sağlama gibi önemli icraatlar gerçekleştirmiştir. Çevre temizliği için çöp arabaları tedarik edilmiş, dilenciler ve itfaiye hizmetleri de belediyenin görev alanına dahil edilmiştir. 12. 282 Numaralı Hısn-ı Mansûr (Adıyaman) Şer’iyye Sicili (H. 1315-1316 / M. 1898-1899) (Abdusselam Ertekin) Bu çalışma, 1898-1899 yıllarına ait 282 numaralı Hısn-ı Mansûr (Adıyaman) Şer'iyye Sicili'ni inceleyerek Osmanlı Devleti'nin belirli bir dönemde belirli bir merkezdeki adalet uygulamalarını ve Adıyaman şehrinin sosyal, iktisadi, idari ve kültürel geçmişini ele almaktadır. Şer'iyye sicilleri, Osmanlı tarihi ve kültürü açısından birinci elden kaynaklar olup, ekonomik, mali, idari ve sosyal hayat hakkında eşsiz veriler sunmaktadır. Adıyaman, Güneydoğu Torosların güney eteklerinde kurulmuş olup, "Vadi-i Leman" (Güzel Vadi) kelimesinden türediği veya "Yaman Bey"in adından geldiği rivayet edilmektedir. Osmanlı vesikalarında "Hısn-ı Mansûr" olarak geçen şehir, 1926'dan itibaren Adıyaman adını almıştır. Tarihin en eski yerleşim yerlerinden biri olup, Paleolitik ve Neolitik dönemlerden Osmanlı'ya kadar çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Adıyaman'ın idari yapısı, Osmanlı yönetimine girdikten sonra Maraş Eyaleti'ne bağlı bir nahiye, daha sonra Elbistan Sancağı'na, 1571'den itibaren Diyarbakır Eyaleti'ne bağlanmıştır. Tanzimat sonrası kaza, sancak ve tekrar kaza statüsünde değişiklikler yaşamış, 1954'te il olmuştur. Osmanlı taşra idaresi köy, nahiye, kaza, sancak ve eyalet şeklinde teşkilatlanmış, yürütme kuvveti beylere, yargı kuvveti ise kadılara verilmiştir. Mahalleler, "Devletin en küçük idari birimi" olup, vergilerin dağıtılıp toplanmasında, asayişin sağlanmasında ve imar hizmetlerinde sorumlulukları vardı. Adıyaman'a ait on mahalle ismi geçmektedir; bunların çoğu günümüzde de aynı adla kullanılmaktadır. Köy ve mezra adları da detaylıca listelenmiştir. Hukukun işleyişi bölümünde, mahkeme heyetinin reis, iki aza, bir katip ve bir polis komiserinden oluştuğu belirtilmiştir. Mahkemelerde "Faziletli" ve "Efendi" gibi unvanlar kullanılmıştır. Gayrimüslimler de mahkeme sürecinde yer alabilmiş, aza olarak davalara katılmışlardır. Türkçe bilmeyenler için tercüman kullanılmıştır, bu da Osmanlı toplumunun çok dilli yapısını yansıtmaktadır. Şahitlerin tam künyelerinin (yaş, medeni hal, okuma yazma durumu, çocuk sayısı, lakap) kaydedilmesi, sicillerin detaylılığını göstermektedir. Sosyal yapıda Adıyaman'da çeşitli millet ve dinlerden insanların bir arada yaşadığı, din ve millet farklılığının sorun teşkil etmediği vurgulanmıştır. Osmanlı Devleti'nin halkını "Osmanlı vatandaşı" olarak adlandırdığı, ırk farklılığını ön plana çıkarmadığı belirtilmiştir. Devlet memuru ve din adamları için "Efendi", köklü aileler için "Zade", saygın şahıslara "Beg" ve varlıklı şahıslara "Ağa" unvanları kullanılmıştır. Ekonomik faaliyet olarak halkın daha çok "tarım ve hayvancılıkla" uğraştığı belirtilmiştir. Yetiştirilen başlıca ürünler buğday, pirinç, pamuk, havuç, afyon ve isot idi. Hayvancılıkta katır, öküz, davar ve at isimleri geçmektedir. Bağcılığın önemli bir yer tuttuğu, her mahallenin bağ bekçilerinin olduğu ifade edilmiştir. El sanatları ve esnaf zümresinin de Adıyaman ekonomisinde önemli bir yere sahip olduğu, sicilde pek çok esnaf isminin (terzi, makaracı, hancı, kasap, berber vb.) geçtiği görülmüştür. 13. Ebubekir Feyzî Efendi ve Hülâsa-i Ahvâlü’l-Büldân Fî Memâlik-i Devlet-i Âl-i ‘Osmân Eseri (Hikmet Çiçek) Bu makale, Osmanlı edebi türleri ve Ebubekir Feyzi Efendi'nin "Hülâsa-i Ahvâlü’l-büldân fî Memâlik-i Devlet-i Âl-i ‘Osmân" adlı eserini incelemektedir. Osmanlı Devleti'nde tarih, coğrafya, seyahatname, biyografi gibi alanlarda XVI. yüzyıldan itibaren önemli eserler verilmeye başlanmıştır. Ebubekir Feyzi'nin eseri, "Osmanlı coğrafyası hakkında genel bilgiler" veren önemli bir kaynak olup, müellifin kendi gözlemlerine ve okuduklarına dayanarak yazdığı belirtilmiştir. Eserin Sultan Abdülmecid'e ithaf edilmesi, XIX. yüzyılda yazıldığını göstermektedir. Eserde Maraş'ın idari taksimatı ve Elbistan'ın tasviri gibi coğrafi ve demografik bilgiler yer almaktadır. Elbistan, camileri, hanları, hamamları, akarsuları bol; sokakları bakımlı, yüksek evleri, gayrimüslim mahalle ve kiliseleri ile bağları ve bahçeleri çok olan bir nahiye olarak tasvir edilmiştir. Elbistan halkının İstanbul'da hamallık, suculuk gibi işlerle uğraştığı ve kazanın Anadolu kadılığı mansıplarından olduğu da belirtilmiştir. 14. Ahmed Hulusi’nin Osmanlı Dönemi’nde Çocukların Eğitim-Öğretimine Dair Edep ve Nasihat Dersleri (Davut Adlığ, Abdullah Cengiz) Bu çalışma, Ahmed Hulusi'nin çocukların eğitim ve terbiyesi için yazdığı bir risaleyi ele almaktadır. "Edep" kelimesi "davet, iyi tutum, incelik ve kibarlık, hayranlık ve takdir" gibi anlamlara gelmekle birlikte zamanla "gelenek, görenek, ahlâk", "eğitim ve öğretim", "tasavvuf ve tarikat" gibi geniş bir yelpazeyi kapsayan bir terim haline gelmiştir. Müellif, bu eserde çocuklara tehlikeli şeylerden nasıl uzak duracaklarını, bedenlerini nasıl koruyacaklarını, iyi ve kötü şeyleri ve temel bilgileri öğretmeyi amaçlamıştır. Risale, yalan söylemenin zararları, doğru söylemenin itibarı, tatlı dilin faydaları, cömertlik, israfın zararları, helal kazancın önemi, sadakat, hilekarlığın kötülüğü, kibrin kötü ahlaktan oluşu gibi ahlaki değerleri ele almaktadır. Ayrıca temizliğin faydaları, kirlilikten doğan hastalıklar ve "temizliğin imandan olup İslam’ın şartlarından olduğu" vurgulanmıştır. Fiziksel sağlık ve doğal fenomenler hakkında da dersler yer almaktadır. İnsanın vücudunu nasıl koruyacağı, mide sağlığı için neyin ne zaman yenileceği, fazla yemenin zararları, su içmenin faydaları, güneşin kainattaki önemi ve zararları, havanın canlı yaşamındaki yeri gibi konular işlenmiştir. Kaplıcaların faydaları, yüzme öğrenme ve sel baskınları gibi doğal olaylar da anlatılmıştır. Ateşin mahiyeti, kullanım alanları, zararları ve 1281 Hoca Paşa yangınının İstanbul'a verdiği zararlar da örneklerle açıklanmıştır. Barutun tehlikeleri ve ateşli silahlar da risalenin konuları arasındadır. Eser, çocukların eğitiminde jimnastiğin ve oyunların önemine değinerek, "fazla oynayıp terlersin. Hanene gidip gömlek değiştirmez isek ne eylersen. Soğuk kapup hasta olursun" gibi pratik öğütler içermektedir. 15. Gümüşhane Sancağı’nda Meydana Gelen Asayiş Problemleri ve Çözüm Yolları (1876-1914) (Hakan Asan) Bu çalışma, 1876-1914 yılları arasında Trabzon Vilayeti'ne bağlı Gümüşhane Sancağı'nda meydana gelen asayiş problemlerini ve çözüm yollarını incelemektedir. Osmanlı Devleti'nin 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası zorlu süreci ve XIX. yüzyıl ortalarındaki siyasi, askeri ve ekonomik buhranın asayiş problemlerini tetiklediği belirtilmiştir. Gümüşhane'deki asayiş problemleri; idari taksimattaki boşluklar, yönetimsel problemler, coğrafi ve fiziki konum, ekonomik sıkıntılar ve özellikle "Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer"den kaynaklanmıştır. Jandarma ve zaptiye kuvvetlerinin yetersizliği, savaş döneminin sürekliliği ve askeri gücün cephede olması, problemleri artırmıştır. Gümüşhane coğrafyasının "eşkıyalık faaliyetlerine müsait" olması ve yol güvenliği sıkıntıları da önemli faktörlerdir. Asayiş problemleri; Müslüman ve Gayrimüslim ahali arasında yaşanan sorunlar, eşkıyalık hareketleri (hane ve köy baskınları, gasp, hırsızlık, yol kesme, posta soygunu, kaçakçılık, adam öldürme ve yaralama), tütün kaçakçılığı ve arazi tartışmaları olarak sıralanmıştır. Ermeni çetelerinin eşkıyalık hareketlerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da olduğu gibi Gümüşhane'de de etkili olduğu belirtilmiştir. XIX. yüzyılın sonlarında Ermeni fesatçılarının komisyonlar kurarak yağma ve gasp faaliyetlerinde bulunduğu, bunun üzerine askeri tedbirler alındığı ifade edilmiştir. Posta soygunları, özellikle Erzurum-Trabzon yolu üzerinde "Ayı Deresi" mevkiinde meydana gelmiş ve büyük miktarda para gasp edilmiştir. Bu olaylar sonucunda eşkıyalar yakalanmış, silah tedariki sağlayanlar tutuklanmış ve ihmali görülen devlet görevlileri cezalandırılmıştır. Devlet, asayişi temin etmek için askeri görevlendirmeler yapmış, kolluk kuvveti sayısını artırmış, karakol ve askeri kulübeler kurarak fiziki şartları iyileştirmiştir. Ancak bu tedbirlere rağmen kolluk kuvveti sayısının süreç boyunca bölge asayişini sağlayacak düzeye ulaşamadığı sonucuna varılmıştır. Bazı devlet görevlilerinin zimmetine para geçirme gibi suiistimallerde bulunduğu da tespit edilmiştir. Ancak bu sorunların "Osmanlı asayiş politikasının veya Osmanlı hukukunun zaafından ziyade görevli kişilerin kendi hatalarından kaynaklandığı" belirtilmiştir. 16. Milli Şef Dönemi Türk-Japon İlişkileri (1938-1945) (Mehmet Serkan Şahin) Bu çalışma, Millî Şef Dönemi'nde (1938-1945) Türkiye ile Japonya arasındaki ilişkileri ele almaktadır. Japon modernleşmesinin önemli dönemi olan Meiji dönemi (1868 sonrası) ve Japonya'nın batılılaşma süreci, Osmanlı Devleti ile temasları başlatmıştır. 1887'de Prens Komatsu'nun İstanbul ziyareti ve Sultan II. Abdülhamid'in Ertuğrul Fırkateyni'ni Japon imparatoruna göndermesi önemli bir başlangıç olmuştur. 1890'daki Ertuğrul Faciası, "iki ulusun tarihsel dostluğunun simgesi olarak daima hatırlanacak bir iz bırakmıştır." Japonya'nın Rusya'yı yenmesi (1905), Jön Türkler üzerinde büyük etki bırakmış ve Japonya'yı bir "rol model" haline getirmiştir, hatta "bazı İttihat ve Terakki liderleri Osmanlı Devleti’ni Yakındoğu’nun Japonyası yapmayı hedefliyorlardı." I. Dünya Savaşı'nda iki ülke karşı cephelerde yer alsa da coğrafi uzaklık nedeniyle doğrudan çatışma yaşanmamıştır. Lozan Barış Konferansı'nda Japonya, İtilaf Devletleri safında yer alarak Türkiye'nin kapitülasyonları kaldırma talebine karşı çıkmıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Hitler ve Mussolini'nin yayılmacı politikalarına karşı "antirevizyonist bir siyaset" izlerken, Japonya Mançurya'yı işgal ederek revizyonist blokta yer alacağının işaretlerini vermiştir. Atatürk'ün vefatından sonra İsmet İnönü liderliğindeki Türkiye, "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesi doğrultusunda "aktif tarafsızlık politikası" uygulamış ve hem müttefik hem de mihver devletleriyle ilişkilerini sürdürmeye çalışmıştır. Bu çerçevede Türk-Japon ilişkileri de savaşın değişen koşulları altında devam etmiştir. 1940 yılında, küresel ticaret dengesinin bozulması üzerine Türk-Japon ticaret antlaşması feshedilerek yeni bir anlaşma müzakere edilmiştir. Japonya'da eğitim gören Türk subaylarına ödenek verilmeye devam edilmiştir. Savaş yıllarında Türk diplomatlar, görev yaptıkları ülkelerdeki basın faaliyetlerini takip ederek önemli bilgileri Ankara'ya sunmuşlardır. Türkiye, tarafsızlık siyaseti sayesinde, Japonya'nın Irak'taki menfaatleri gibi, diğer devletlerin diplomatik menfaatlerini de koruma talepleriyle karşılaşmıştır. Savaşın sonlarına doğru, müttefik zaferi netleşirken Türkiye, 1944 yılında Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmiş ve 1945'te Japonya ile Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Bu karar, San Francisco konferansına katılımı sağlamak amacıyla atılmıştır. Bu durum, Türkiye'deki mihver görevlilerinin enterne edilmesini beraberinde getirmiştir. Japonya'nın Portekiz elçisi Shin-İchi Chiba'nın Ankara'da enterne edildiği sırada eşini öldürüp intihar etmesi, savaşın kaybedilmesi üzerine Japon yönetim kademelerinde yaşanan intihar vakalarının Türkiye'deki bir örneği olarak kaydedilmiştir. 17. Cumhuriyetin Başlarında Milli Mücadele Ruhunu Yaşatmak Çabasının Bir Ürünü Olarak İsim Verme Uygulamaları (İbrahim Tavukçu) Bu çalışma, Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Mücadele ruhunu yaşatmak amacıyla yapılan isim verme uygulamalarını incelemektedir. "Her milleti millet yapan ortak tarihsel hikâyeler, kültürel değerler ve semboller bulunmaktadır." Bu ortak hafıza, milletlerin isim verme kültürlerini de etkiler. Milli Mücadele'nin başarısından sonra, bu mücadeleyi ve kahramanlarını milletin hafızasında canlı tutmak amacıyla okullara, ilçe, cadde, sokak ve meydanlara Milli Mücadele'yi hatırlatacak isimler verilmiştir. Bu uygulama, Cumhuriyet ilan edilmeden önce 1922 yılında İzmir'deki okullara "Red-i İlhak", "Şehit Fethi Bey", "Hâkimiyet-i Milliye", "Misak-ı Milli", "İnönü", "Dumlupınar", "Dokuz Eylül", "İstiklal" gibi isimlerin verilmesiyle başlamıştır. Bu isimler, zamanla ülke genelinde yaygınlaşmıştır. İlçelere, caddelere, sokaklara ve meydanlara da Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, savaşın komutanlarının ve önemli olaylarının isimleri verilmiştir. Örneğin, 1921'de II. İnönü Muharebesi'nin ardından Kars'ta bir meydana "İnönü Meydanı" adı verilmiştir. Günümüzde de "Atatürk" ve "Cumhuriyet" isimleri, Türkiye'de en çok kullanılan cadde, sokak, bulvar ve meydan isimleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Denizaltı gemilerine isim verme uygulamaları da bu kapsamda değerlendirilmiştir. Cumhuriyet donanmasının ilk denizaltıları olan "I. İnönü" ve "II. İnönü" adları, 1927'den sonra verilmiş ve bu gemilerin Türk bayrağı çekme töreni 1928'de Dolmabahçe Sarayı önünde büyük coşkuyla yapılmıştır. Bu denizaltıların katılımıyla "Türk sularının güvenliği sağlayacak, tecavüzlere cevap verilebilecek bir donanma gücü oluşmaya başlamıştır." Destroyer gemilerine de "Tınaztepe" ve "Zafer" gibi Milli Mücadele'deki önemli başarıları anımsatan isimler verilmiştir. Tınaztepe, Büyük Taarruz'un ilk dakikalarında ele geçirilen stratejik bir mevki olması nedeniyle, Zafer ise "Türk milletinin istiklal kavgasının neticesi, milli hafızada ebediyen yaşatılacak olan şerefli bir tarihin son sözü" olarak bu gemilere ad olmuştur. Bu gemiler, İtalya'da inşa edilmiş ve Türkiye tarafından taksitle ödenmiştir. Kocatepe ve Adatepe muhriplerine de önemli askeri mevkilerin adları verilmiştir. Bu uygulamalar, Milli Mücadele'nin getirdiği "şanlı istiklal kavgası ile Kuruluşu ve onun önemli aktörlerini, olay ve olgularını milletin hafızasında kalıcı hale getirmek" amacını taşımıştır. 18. Meyyâfârikîn (Silvan) Tarihinde Cehîr Ailesi ve Selçuklular (Arafat Yaz) Bu çalışma, Meyyâfârikîn (Silvan) şehrinin tarihinde Cehîr ailesinin ve Selçukluların rolünü incelemektedir. Meyyâfârikîn, X. yüzyılın başlarından itibaren yükselişe geçmiş ve Diyâr-ı Bekr'e hakim olan Hamdânîler döneminde "ikinci başkenti" olarak kullanılarak ekonomisi güçlenmiştir. Mervânîler zamanında ise şehir "altın çağını yaşamış, korunaklı ve büyük bir yüzölçümü saran surlarına rağmen Âmid gibi önemli bir şehri gölgede bırakmıştır." Mervânî hükümdarlarının barışçıl politikaları sayesinde devlet zenginleşmiş ve vatandaşlarına güzel bir ortam sağlamıştır. Mervânîlerin eski veziri Fahrüddevle Muhammed b. Cehîr, Mervânîlerin hazinelerini bildiğinden, Selçuklulardan faydalanarak bunları elde etmek istemiştir. Oğlu Amidüddevle'nin Selçukluların veziri Nizâmülmülk'ün damadı olması, ona büyük bir avantaj sağlamıştır. Fahrüddevle, "zekâsı ile şartlardan çok iyi istifade edip Selçuklu orduları ile Mervânîleri ortadan kaldırmış ve Selçukluların muhtar Diyâr-ı Bekr valisi olmuştur." Valiliği esnasında Mervânî hazinelerini elde etmiş ve para biriktirmiştir. Ancak Fahrüddevle'nin halkı memnun etmeye çalışsa da yolsuzluk iddiaları nedeniyle görevinden azledildiği belirtilmiştir. Meyyâfârikîn, daha sonra Büyük Selçuklu ve Suriye Selçuklularının yönetiminde eski ihtişamını korumuş, ancak Selçuklu sultanı Muhammed Tapar'ın valisi döneminde önemini yitirmiştir. Hem İslam dünyasındaki istikrarsızlık hem de atanan valilerin şehri sahiplenmeyip "zimmetlerine para geçirmeye çalışmaları ve halka zulmetmeleri Meyyâfârikîn'i birçok yönden zayıflatmıştır." Sonuç olarak, Meyyâfârikîn 512 (1118) yılında Artukluların kontrolüne geçerek Mervânîlerin ikinci dönemi sona ermiştir. 19. Aşkale’de Yaşanan Ermeni Olayları ve 25 Şubat Aşkale’nin Kurtuluşu (Burak Kazan) Bu makale, I. Dünya Savaşı döneminde Aşkale'de yaşanan Ermeni olaylarını ve ilçenin kurtuluş sürecini Genelkurmay belgeleri ve tanık ifadeleri ışığında değerlendirmektedir. Ermeniler, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren "büyük güçlerin kışkırtmaları, misyonerlik hareketleri ve kilisenin yönlendirmesi ve en önemlisi Milliyetçilik fikirlerinin artık imparatorluğun bütün noktalarına kadar sirayet etmesi üzerine" Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurma hedefiyle isyanlar çıkarmışlardır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ile Ermeni sorunu "uluslar arası bir önem kazanmış" ve Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya baskı aracı haline gelmiştir. Hınçak ve Taşnaksütyun gibi komiteler, Anadolu'da isyanlar çıkararak Avrupa'nın dikkatini çekmeyi amaçlamıştır. I. Dünya Savaşı başladığında Osmanlı İmparatorluğu'nun doğuda Ruslarla Sarıkamış'ta, batıda Çanakkale'de İngiliz ve Fransızlarla mücadele ettiği belirtilmiştir. Sarıkamış Harekatı'nın başarısızlıkla sonuçlanması ve Rus ordusunun ilerlemesi, Erzurum'un 16 Şubat 1916'da üçüncü kez işgal edilmesine yol açmıştır. Rus işgali sırasında Ermeniler, Rus ordusundaki Ermeni askerleriyle birlikte yıkıcı faaliyetlerine devam etmiş, Erzurum'un demografik yapısını değiştirmeye çalışmışlardır. Oltu gibi kasabalarda Ermeni çetelerinin "erkekleri öldürmüş, kadınların ırzına geçmiş, çocukları ailelerinin önlerinde parçalama vahşiliğini göstermişlerdir." 1917 Ekim Devrimi ile Çarlık Rusya'sının çekilmesi, bölgede oluşan boşluğu Ermeni birliklerinin doldurmasına neden olmuştur. Ruslar çekilirken, Doğu Anadolu'yu kurdukları Ermeni birliklerine bırakmıştır. Erzurum merkez olmak üzere, Ermeni birlikleri Erzincan, Bayburt ve Erzurum'da Müslüman-Türk mezalimi gerçekleştirmişlerdir. Aşkale, bu mezalimden ağır şekilde etkilenen yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Kazım Karabekir, Aşkale ahalisinden "35 kişinin şehit edildiğini" belirtmiştir. Prof. Dr. Zeki Başar'ın tanıklarla yaptığı mülakatlar, Ermeni çetelerinin katliamlarını gözler önüne sermektedir. Ermeni tabur komutanının Ermenice verdiği katliam emirlerini duyan Lütfiye hanım, durumu Aşkale eşrafından Hacı İbrahim Ağa'ya bildirmiş ve Ağa, kadın kılığına girerek Gümüşseren köyüne gidip Kamer Ağa'yı bilgilendirmiştir. Böylece Aşkale'nin savunması için hazırlıklar başlamıştır. Aşkale'nin 25 Şubat 1918'de Ermeni çetelerinden temizlendiği belirtilmiş, ancak kurtuluş törenlerinin 3 Mart'ta yapılmasının sebebinin Türk askerinin bu tarihte Aşkale'ye girmesinden kaynaklandığı, ancak bu bilginin teyide muhtaç olduğu vurgulanmıştır. Yazar, Kazım Karabekir ve Genelkurmay belgelerinin 25 Şubat tarihini kurtuluş günü olarak gösterdiğini belirterek, törenlerin 25 Şubat'ta kutlanmasının daha anlamlı ve doğru olacağını savunmaktadır. 20. II. Meşrutiyet Döneminin Modernist Bir Muallim ve Muharriri: Sabri Cemil Bey (Muhammet Cansız) Bu makale, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin önemli eğitimci ve yazarlarından Sabri Cemil Yalkut'un hayatını, fikirlerini ve eserlerini incelemektedir. Sabri Cemil, 7 Ocak 1882'de Kosova'ya bağlı Piriştine'de doğmuş, parlak bir eğitim hayatı geçirerek 1903'te Darülfünun'u birincilikle bitirmiştir. Darülfünun'un ilk mezunlarından biri olup, altın madalya almaya hak kazanmıştır. Sabri Cemil, Üsküp İdadisi'nde Fransızca ve Edebiyat öğretmenliği, ardından Üsküp Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmenliği ve müdürlük görevlerinde bulunmuştur. Balkan Savaşları nedeniyle 1912'de ailesiyle birlikte İstanbul'a göç etmek zorunda kalmıştır. İstanbul'da Cumhuriyet Lisesi, Erenköy Kız Lisesi, Çapa Kız Lisesi gibi birçok okulda uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. 1948'de emekli olduktan sonra kütüphanelerde gönüllü olarak çalışmış, 1950-1951 yıllarında ise Edebiyat Fakültesi'nde okutmanlık yapmıştır. 1957'de mide kanseri nedeniyle vefat etmiştir. Sabri Cemil Yalkut, edebi kişiliğiyle de öne çıkmıştır. Yıldız, Yeni Fikir, Tedrisat-ı İbtidaiye Mecmuası ve Tanin gibi birçok gazete ve dergide yüzlerce makale ve şiiri yayımlanmıştır. "Yeni Mektep", "Şemail-i Hazreti Muhammet (S.A.V)", "Ameli Fenni Tedris" ve "Küçük Tarihi Umumi" gibi dergi ve kitapları bulunmaktadır. Özellikle "Amelî Fenn-i Tedris" adlı eserinde, ilkokul öğretmenlerine hitap ederek eğitimde yeni yöntemlerin önemini vurgulamıştır. Kitabının önsözünde, Gabriel Compayre'nin aynı adlı eserini esas aldığını ve amacının "bütün ilkokul muallimlerine ve dolayısı ile bütün millete faydalı bir hizmet arz etmek" olduğunu belirtmiştir. "Eski ve yeni mekteplerden başlıcalarının tarihi kısaca tedris edilmelidir, zira bu ilim pek geniştir" diyerek genel tarihin öğretilmesinin önemini vurgulamıştır. Sabri Cemil'in yazıları, din, pedagoji, tarih, müzik, edebiyat gibi çeşitli alanları kapsamaktadır. Mekteplerdeki "miskinlik, tembellik, uyuşukluk" gibi olumsuzlukların giderilmesi için çareler üretmeye çalışmıştır. 21. Sultan II. Mustafa’nın II. Avusturya Seferi ve Seferde Yaşanan Önemli Olaylar (1696) (Rukiye Özdemir) Bu çalışma, Sultan II. Mustafa'nın tahta çıkışını (6 Şubat 1695) ve özellikle 1696 yılındaki II. Avusturya Seferi'ni ele almaktadır. II. Mustafa, tahta çıkar çıkmaz "devletin kontrolünü eline alma çabası" içine girmiş, haftada dört gün divan-ı hümayunun toplanmasını emretmiş ve bizzat ordunun başında sefere çıkma arzusunu dile getirmiştir. "Padişahların herhangisi zevk u safa ve rahata düşmüşse tebaasının rahati muhakkak kalb olmuşdur" şeklindeki hatt-ı hümayunu, onun cengaver ruhunu yansıtmaktadır. Hocası Seyyid Feyzullah Efendi'yi yanına çağırması ve Veziriazam Sürmeli Ali Paşa'yı azlederek yerine Elmas Mehmed Paşa'yı ataması, iktidar mücadelesinin bir parçasıdır. Saltanatının ilk günlerinde Venediklilerden Sakız adası geri alınmış, Kırım Tatarları Lehistan'da önemli başarılar elde etmiştir. Rusya'nın Azak kalesi işgali (Ağustos 1696) üzerine Sultan II. Mustafa, bu yenilginin acısını hafifletmek için II. Avusturya Seferi'ne çıkmıştır. Belgrat'ta yapılan istişareler ve padişahın "dedim Sultân Süleymân kulına ‘inâyet-i ‘aliyyeñ ile zâhir olan nusret emsâli bu ‘abd-i ‘âciz kulına dahi tevfîkiñ refîk idüp yevm-i vegāda ‘âmme-i muvahhid kullarınıñ hâ-hişleri üzre mansûr u gālib olmamızı müyesser eyleyüp, nusret u farzatlar ile cümleten ümmet-i icâbet kullarını şâdân ile yâhî müste’ân" diyerek dua etmesi, Kanuni Sultan Süleyman'ı örnek aldığını göstermektedir. Sefer boyunca Şanslar, Cününi ve Moravik gibi palankalar fethedilmiştir. Şanslar'da 36, Çünad palankasında 22 olmak üzere toplam 58 top ele geçirilmiştir. Cününi'de yapılan asker sayımında Osmanlı'nın 1.482 askerini şehit verdiği belirtilmiştir. Seferde şehit olan ve yaralanan vezirler ve önemli şahsiyetler (Haseki Mahmud Ağa, Zülfikar Efendi, Murad Paşa, Vezir Hacı Mustafa Paşa, Vezir Cesur Mustafa Paşa, Hüseyin Paşa) ve onların kahramanlıkları anlatılmıştır. Metinde, Avusturya askerlerinin "Ebul Cehil karpuzu olarak adlandırılan Hanzal karpuzuna benzetilerek tüm alanda yuvarlanarak yattıkları" ifadesi, düşmana karşı duyulan nefreti ve zafer coşkusunu yansıtmaktadır. Ayrıca, Müslümanların asla Yahudi ve Hristiyanların dostu olamayacağını ifade eden "el-küfr-i milleten vâhdeten" gibi ayetlere göndermeler yapılmıştır, bu da dönemin dini ve ideolojik atmosferini göstermektedir. Anonim kronik, yaklaşık 60 günlük sefer içeriğini gün gün ve saatler şeklinde, zaman-mekân vurgusu içinde kronolojik esaslı olarak vermiştir. 22. Eskiçağ Anadolusunda Ölü Gömme Geleneği ve Mezar Tiplerinin Kültürel Yayılımı (İsmail Baytak) Bu çalışma, Eskiçağ Anadolu'sunda ölü gömme geleneğini ve mezar tiplerinin kültürel yayılımını incelemektedir. Anadolu, "medeniyetler beşiği" ve "kültür köprüsü" rolünü üstlenerek tarih boyunca farklı din ve kültürleri barındırmıştır. İnsanların "dini inanışlarında sürekli yer edinmiş olan ölüm anlayışı", farklı ölü gömme adetlerinin gelişmesine yol açmıştır. Mezar buluntuları, eski kültürlerin sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamları hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır; "bir bölgede mezarların çokluğu, aynı zamanda o bölgede zamanında zengin ve de yoğun bir yerleşim görmüş bir yaşamın varlığının kanıtıdır." Hititler'de ölüm ve ölüm sonrası inançların "çok kuvvetli ve değişik köken arzeden öğelerin birleşiminden oluşmuş, homojen bir yapı içersinde olmuş din tabanlı olarak yayılım gösterdiği" belirtilmiştir. Hititler, ölülerini yakarak veya gömerek defnetmişlerdir. En çok sandık mezarlar ve pithos mezarlar kullanılmıştır. Yakma işleminde küller uygun bir kaba konularak doğuya çevrilmekteydi. Hitit krallarının da genellikle yakılarak gömüldüğü ve "tanrı oldu" deyiminin bunu desteklediği ifade edilmiştir. Hititlerin, ölümden korktukları ve yaşama bağlı oldukları, yazılı metinlerdeki yaşam ricalarından ve uzun ömür dualarından anlaşılmaktadır. Anadolu'da en çok görülen gömü metodu, ölünün ceset halinde gömülmesi (inhumasyon) olup, Neolitik Çağ'dan itibaren başlamıştır. Çatalhöyük gibi yerleşim yerlerinde ölülerin evlerin içine gömüldüğü tespit edilmiştir. Mezarlıklara "Nekropolis" (ölüler şehri) denirdi. Yunan ve Roma dönemlerinde ölü gömme geleneği, ceset yakma veya gömme şeklinde uzun yüzyıllar devam etmiştir. Mezarların soyulmasını önlemek için çeşitli tedbirler alınmış, hatta mezar kitabelerine beddualar yazılmıştır. Mezar tipleri; basit toprak, kiremit, sandık, lahit, pithos/urne, tümülüs, kaya ve oda mezarlar olarak sınıflandırılmıştır. Basit Toprak Mezar Tipi: Ölünün özensizce açılan çukura yerleştirildiği mezarlar olup, insanlık tarihinin tüm evrelerinde görülmüştür. Kiremit Mezar Tipi: Çukur kısmı kayaya veya toprağa oyularak üzeri kiremitle örtülen mezarlardır. Sandık Mezar Tipi: Dikdörtgen bir çukur içine kireçtaşı veya kerpiç levhaların sandık şeklinde yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lahit Mezar Tipi: Ölülerin içine konulduğu ve kapak taşlarıyla kapatılan sandık şeklindeki mezarlardır. Mısır'dan Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Romalılara geçmiştir. Pithos/Urne Mezar Tipi: Ölünün veya yakılan ceset küllerinin pişmiş topraktan kaplar (pithos/urne) içine konularak gömüldüğü tiptir. Tümülüs: Bir oda mezarın korunması için yapılan, üzeri büyük bir taş, toprak veya kil yığını ile kapatılan anıt mezarlardır. Frigler'de ve Lidyalılar'da yaygın olarak görülmüştür. Kaya Mezar Tipi: Kaya oyuğu, kaya aralığı veya anakayaya direkt oyularak yapılan mezarlardır. Özellikle güney kıyı bölgelerinde ve Urartu'da karakteristik özellikler gösterirler. Arcosoliumlu mezarlar da bu tipin bir alt grubudur. Oda Mezarlar: Ölüm sonrası yeniden dirilme inancıyla ev biçiminde yapılan mezarlardır. Tek, iki, ardı ardına veya yan yana odalı olabilirler. Frigya bölgesinde ve Kilikia'da örnekleri bulunur. Ölü hediyeleri, hemen hemen tüm toplumlarda görülen bir gelenektir. Seramikler, süs eşyaları (yüzük, küpe, bilezik), silahlar, aletler, mühürler gibi kişisel eşyalar mezarlara bırakılmıştır. Erkekler genellikle silahlarıyla, kadınlar ise özenle işlenmiş takılarla gömülmüştür. Roma ve Bizans kültüründe, ölü hediyeleri genellikle ölünün ayakucuna yerleştirilmiş, pagan inanışına göre iskeletin dişleri arasına bronz sikke konduğu da görülmüştür. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!