1. Doç. Dr. Gökçe YÜKSELEN PELER ve Doç. Dr. Fırat ÇELİK'in Biyografik ve Akademik Bilgileri Doç. Dr. Gökçe Yükselen PELER, 1975 yılında Londra'da doğmuş, ilköğrenimini KKTC'de tamamlamış ve yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yapmıştır. Yüksek lisans ve doktora eğitimini Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Okulu'nda (SOAS) Türkoloji Kürsüsü'nde tamamlamıştır. PELER, Kıbrıs Araştırmaları, Altayistik, Uralistik ve Kafkasya Araştırmaları gibi alanl arda Türkçe ve İngilizce makaleler, bildiriler ve kitap bölümleri kaleme almıştır. Özellikle doktora tezinin kitaplaşmış hali olan The Tense-Aspect-Mood/Modality System of the Turkish Spoken in Cyprus: Sociolinguistic Factors in the Formation of the Finite Verbal System of Turkish Dialects of Cyprus (2013) adlı eseri dikkat çekicidir. Ayrıca birçok sempozyum kitabının editörlüğünü yapmıştır, bunlar arasında Doç. Dr. Güven Arıklı ile birlikte Rauf Raif Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük 1. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Sempozyumu Bildiriler Tam Metin Kitabı (2019) ve Dr. Öğr. Üyesi Emrah Bozok ile birlikte Türklük Bilimine Genç Bakışlar bulunmaktadır. Doç. Dr. Fırat ÇELİK ise Kuzeybatı Türk Lehçeleri, Güney Sibirya Türk Lehçeleri ve Yabancılara Türkçe Öğretimi alanlarında Türkçe, Rusça ve Kırgızca birçok çalışma yapmıştır. Başlıca eserleri arasında Kırgızca ve Güney Sibirya Türk Lehçelerindeki dilbilimsel konuları ele alan makaleler yer almaktadır, örneğin: Аффикс -даш в кыргызском и южно-сибирских тюркских языках (2015) ve Kırgızca ve Güney Sibirya Türk Lehçelerinde Ses Uyumunun Tipolojisi (2020). ÇELİK, çeşitli dergilerde bilim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. 2. Türklük Bilimine Genç Bakışlar II: Ön Söz ve İçerik Bu derleme çalışma, Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Programı ve Avrasya Araştırmaları Yüksek Lisans Programı öğrencilerinin bilimsel araştırmalarını bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. "Yayın, yayın ve yayın" ilkesiyle hareket eden çalışma, genç akademisyenlerin bilimsel metin oluşturma alışkanlıklarını pekiştirmeyi hedeflemektedir. Çalışma, "klasik Türkoloji konularının yanında, lehçeler, ağızlar, kavram dil bilimi, temas dil bilimi, halk bilimi, Yeni Türk Edebiyatı, Eski Türk Edebiyatı ve sosyal hayat ile dili ilişkilendiren konuları bir arada barındıran bir eser" sunmaktadır. Bu çeşitlilik, Türklük biliminin geleceği açısından "bir umut vaadi olarak kabul edilebilir." Ön sözde, Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lügati't-Türk eseri ile başlayan Türklük bilimi geleneğinin genç Türkologlar tarafından devam ettirilmesinin önemi vurgulanmaktadır. İçindekiler bölümü, makalelerin geniş bir konu yelpazesini kapsadığını göstermektedir: Dil Bilimi ve Etkileşimler: "Türkizmlerin Güney Slav Dillerinde Kazandığı Farklı Anlamlar," "Tuva Türkçesinde Moğolcadan Alınan Yapım Ekleri," "Göktürk Harfli Metinlerin Söz Varlığına Katkı Veren Diller." Edebiyat ve Kültür: "Bir Göbeklitepe Romanı Olan Akşam Yıldızı’nda Şamanist Unsurlar," "Racon Sözler İfadesi Üzerine Bir İnceleme," "Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor Adlı Romanlarında Varlığını Sürdüren Eski Türkçe Unsurlar," "Tevfik Fikret ve Mehmet Akif ’in Şiirlerinde İstibdat Eleştirisi ve ‘Baykuş’ Sembolizmi." Tarih ve Toplumsal Yapı: "Türkmen Türkçesi Atasözlerinde Geçen Yaratıcı Adları," "Eski Uygur Türkçesinde Hastalıkla İlgili Kavramlar Üzerine," "Gagavuz Türklerinin Demografik Yapısı Üzerine," "Ahıskalı Bir Türk Aydını: Ömer Faik Numanzade," "SSCB’nin Yıkılışı Sonrası Rusya ve Türkistan Arasındaki İlişkiler," "Yozgat Boğazlıyan’da Geçiş Dönemleri: Doğum, Evlenme, Ölüm," "Tuva Atasözlerinde At Kültürü." 3. Türkçenin Güney Slav Dilleri Üzerindeki Etkisi (Türkizmler) Tolga Orhanlı'nın makalesi, Türk dilinin ve kültürünün Balkanlar'daki yoğun etkileşimini ve bu etkileşim sonucunda Güney Slav dillerinde oluşan Türkizmleri ele almaktadır. 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı Türklerinin Balkanlar'a yerleşmesiyle dil ve kültür etkileşimleri hızlanmış, Türkçe unsurlar Güney Slav dillerine aktarılmıştır. "Osmanlı’nın yaşam tarzı gerek İslam inancı gerekse okulları ile Slav konuşma dilini her yönden etkilemiştir." Ayrıca Türkçe, Osmanlı İmparatorluğu döneminde "itibarlı bir dil olarak görülmüş ve bu dilin konuşulması üst tabakaya özgü bir meziyet gibi algılanmıştır." Önemli Tespitler: Tanım: Güney Slav dillerinde Türkçe veya Türkçe aracılığıyla Arapça, Farsça ve diğer dillere ait sözcüklere "Türkizm (Boş. Turcizam, Turcizmi, İng. Turcisms)" adı verilmektedir. Yaygınlık: Güney Slav dillerine giren Türkçe unsurların sayısı o kadar fazladır ki, "bugün Türkiye Türkçesinde kullanılmayan sözcükler bile bu dillerde bulunmaktadır." Kapsamlı Çalışma: Škaljić'in Turcizmi U Srpskohrvatskom Jeziku (1966) adlı eserinde 6878 değişik anlamda 8742 sözcük yer almaktadır. Bu sözcükler dinsel hayat, hukuk, askerlik, ticaret, el sanatları, ev eşyaları, giyim, yiyecek, coğrafya, tarım, tıp, müzik gibi birçok tematik alana yayılmıştır. Anlam Kaymaları: Bazı Türkizmler zamanla farklı anlamlar kazanmıştır. Örnekler: Ahlak: Türkiye Türkçesinde "davranış biçimleri ve kuralları" iken, Güney Slav dillerinde "kişisel temizlik ve bakım" anlamını da kazanmıştır. Bazar (Pazar): Türkiye Türkçesinde "alışveriş yeri, gün" iken, Balkanlar'ın kıyı bölgelerinde "yılbaşı kutlamaları öncesi kurulan geçici eğlence yerleri" anlamına gelmektedir. Berićet (Bereket): Türkiye Türkçesinde "bolluk" iken, Balkanlar'da yaşayan Müslümanlar tarafından "çocuk" anlamında da kullanılır. Buljuk (Bölük): Türkiye Türkçesinde "parça, askerî birlik" iken, Balkanlar'da "insan sürüsü, kalabalık" anlamında kullanılmaktadır. Burek (Börek): Türkiye Türkçesinde bir hamur işi türü iken, Balkanlar'da yaşayan Müslümanlar tarafından "geleneksel bir kahvaltı" anlamında da kullanılır. Ciganin (Çingene): Türkiye Türkçesinde "Roman topluluğu"nu ifade ederken, Balkanlar'da "bakımsız ve temiz olmayan insanları" kastetmek için de kullanılır. Djubre (Gübre): Türkiye Türkçesinde "toprak verimini artırmak için kullanılan madde" iken, Balkanlar'da "kötü kalpli insanları" kastetmek için kullanılır. Fukara: Türkiye Türkçesinde "yoksul" iken, Balkanlar'da "kaba ve kötü davranış sergileyen insanları" ifade etmek için kullanılır. Nafaka: Türkiye Türkçesinde "geçimlik" veya "mahkeme kararıyla bağlanan aylık" iken, Balkanlar'da yaşayan Müslüman aileler tarafından "Allah'tan gelen bereket"i ifade etmek için de kullanılır. Sultan: Türkiye Türkçesinde "hükümdar unvanı" iken, Balkanlar'da yaşayan Müslümanlar tarafından "sevgili veya eş" anlamında da kullanılır. Šerbet (Şerbet): Türkiye Türkçesinde "meyve suyu ile şekerli su karıştırılarak yapılan içecek" iken, Balkanlar'da "çok sevilen, tatlı çocuklar" için de kullanılan bir sözcüktür. 4. Göbeklitepe Romanı "Akşam Yıldızı"nda Şamanist Unsurlar Şule Berber ve Mustafa Bostan'ın makalesi, İskender Pala'nın Akşam Yıldızı Bir Göbeklitepe Romanı adlı eserini ön-Türkler ve şamanlık çerçevesinden incelemektedir. Şamanizm, ruhlar âlemi ile insanlar arasındaki aracılık rolünü üstlenen şamanlarla şekillenen bir inanç sistemi olarak tanımlanır. Her şeyin bir ruhu olduğuna inanılan bu sistemde gök-yer ve yeraltı bölümleri bulunur. Önemli Tespitler: Şamanizmin Tanımı ve Tartışmaları: Şamanizmin bir din mi yoksa bir inanç sistemi mi olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Nihat Sami Banarlı "Şaman dini" derken, Harun Güngör ve Yaşar Kalafat "asla bir din değildir" diyerek Paleolitik dönemden beri var olan bir "ruhlarla ilişki sistemi" olduğunu savunur. Mircea Eliade şamanlığı "esrime tekniği", Michael Harner ise "zihin ve beden sağaltım sistemi" olarak tanımlar. Fuzuli Bayat ise hem bir inanç sistemi hem de bir felsefi görüş olduğunu belirtir. Göbeklitepe ve Ön-Türkler: Göbeklitepe kazıları ve yeni bulgular, burada gün yüzüne çıkarılan inanç sistemiyle ön-Türkler ve onların inanç sistemi arasındaki benzerlikleri ortaya koymuştur. Bu benzerlikler arasında "Göbeklitepe kozmolojisi ve eski Türk kozmolojisinin çok benzer olması, kazı alanında ortaya çıkarılan çeşitli semboller ve Türkler tarafından kullanılan damgaların benzer olması ve Göbeklitepe’deki hayvan totemizminin Türklerde de bulunması" yer almaktadır. İskender Pala, romanında Göbeklitepe'yi ön-Türklerle ve Şamanlıkla ilişkilendirmiştir. Şamanların Görevleri: Şamanlar, Tanrılarla, ruhlarla insanlar arasındaki aracıdır. Başlıca görevleri arasında "hastalığı iyileştirme, ölen insanların ruhunu öteki âleme gönderme, avın bol ve bereketli olmasını sağlama, fal bakma, gelecekten haber verme, bir mekânı kötü ruhlardan koruma, kurban sunma, dinî törenleri düzenleme, mevsim ritüellerini gerçekleştirme, hayvanlara zarar veren ruhları kovma ve kaybolan şeylerin yerini bulma" gibi işlevler yer alır. Romanda Şaman Konuşkan'ın görevleri arasında "Ulu Ruh’un ve Yer Ana’nın gücünü elinde tutar, bitkilerin ve hayvanların ruhlarıyla konuşur, avlanacak hayvanı belirleyip canını vermesi için razı eder, ölü ruhları incitmeden cennete gönderir, Ulu Kayın’ın dilini okur ve kuşlarla hayvanların resimlerini yaparak onları koruyucu ruhlara döndürür" ifadeleri yer almaktadır. Şaman Ayinleri ve Kurbanlar: Şaman ayinlerinin en önemli özelliklerinden biri "her ayinin muhakkak kurban bulunması gerekliliğidir." Kanlı ve kansız kurbanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Romanda ise insan kurban etme, zorla değil, bir kabulleniş şeklinde, yaşlı bireylerin kendi isteğiyle veya kötü ruhların ele geçirdiği bedenlerin (albino doğmuş bir çocuğun) obanın geleceği için kurban edilmesi şeklinde işlenmiştir. Ulu Kayın, dünya ile öteki dünyayı bağlayan bir geçit olarak önemli bir yer tutar. Şamanların Tedavi Yöntemleri: Şamanlar, hastalıkların asıl kaynağının kötü ruhlar olduğuna inanır ve tedaviyi dinsel/büyüsel yöntemlerle (ruhun kaçırılması durumunda 'endorcisme', vücuda fazlalık bırakılması durumunda 'exorcisme') ve bitkisel/hayvansal ürünlerle (kantaron, tütün, hayvan sütü, kemikleri vb.) gerçekleştirirler. Romanda, Çira'nın merhem hazırlaması ve üzerine Ulu Kayın resmi çizmesi, dua etmesi bu tedavi yöntemlerine örnek teşkil eder. Şaman Kıyafetleri ve Aksesuarları: Şaman kıyafetleri, ayinler sırasında giyilen, üzerinde simgesel materyaller (yılan şeritleri, demir nesneler, hayvan postları, tüyler) bulunan cübbelerden oluşur. Kıyafetler, şamanın hayvan anasına göre farklılık gösterebilir. Romanda Konuşkan'ın "kuzgun tüylerinden bir başlık, sırtında kurt postuyla" ayin yönetmesi, Çira'nın ise "hayvan ve yılan derilerinden birbirine bağlanmış parçalar sarkan, neredeyse gözleri bile görünmeyecek kadar üzerinde tüy ve deri taşıyan acayip kılıklı biri" olarak tasvir edilmesi, şaman kıyafetlerinin önemini vurgular. Ağaç Kültü: Tabiat kültünün bir parçası olan ağaç kültü, eski Türk inanç sisteminde kutsallık atfedilen, "kutun kaynağı, Tanrı ile bir aracı" olarak görülen bir unsurdur. Kozmik ağaçlar, gök, yer ve yeraltının kesiştiği nokta, yaşamın başlangıcı ve sonsuzluğu ifade eder. Romanda Ulu Kayın, ayinlerin merkezi ve kutsal bir yer olarak betimlenir; "Kimse buranın otlarını koparmaz, taşlarını başka yere taşımaz, toprağını alıp götüremezdi." Kadın Şaman: Eski Türklerde kadın şamanların statüsü, toplumdaki toplumsal cinsiyet kavramından farklı olarak "cinsiyet üstü bir durum" sergileyebilir. Romanda Çira'nın kadın kimliğini gizleyerek erkek şaman olarak Göbeklitepe'ye girmesi, "travestizm" olarak açıklanır ve şamanlık sistemindeki bu esnekliği gösterir. Ölü Gömme Ritüelleri: Romanda ölülerin ağaca asılması ve kemiklerinin muhafaza edilmesi ritüelleri, "ölümden sonra yaşama olan inançla" ve yeniden doğuş beklentisiyle ilişkilidir. "Ulu Kayın’ın yakınına bırakıldığı ve çevredeki vahşi hayvanların etlerini yemesinin beklenildiği" belirtilir. Bu ritüeller, bedenin göğe sunulması ve kemiklerin insanın asıl biçimi olduğuna inanılmasına dayanır. 5. Racon Sözler Üzerine Bir İnceleme Hilal Çağlar'ın makalesi, özellikle Türk popüler kültüründe, diziler ve filmler aracılığıyla yayılan "racon sözler"in anlamı, oluşumu ve kullanım amaçları üzerine bir inceleme sunmaktadır. Racon sözler, bireylerin toplum içindeki "üstünlük mücadelesi"nde ve "sözlü dövüş"te kullandığı ifadelerdir. Önemli Tespitler: Tanım ve Amaç: "Racon sözler" genellikle bireylerin "kendini yüceltme ve baskın gösterme çabası"nı yansıtır. Türk Dil Kurumu'na göre "yol, yöntem, usul" veya "gösteriş, fiyaka" anlamlarına gelmektedir. Popüler Kültürdeki Yeri: Özellikle Kurtlar Vadisi dizisi, bu tür sözlerin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Makale, dizinin ilk 97 bölümündeki racon sözleri derleyip sınıflandırmıştır. Sözlerin Özellikleri:"Biz" İfadesiyle Kullanım: "Biz ölmeyi çoktan göze aldık da yanımızda kimleri götüreceğiz ona karar vermeye çalışıyoruz. – Polat" gibi ifadelerle gücü ve kararlılığı vurgular. Bu kullanımlar, dini metinlerdeki "biz" ifadesi gibi azamet ve kudret belirtir. Tezat Sanatı: Zıt anlamlı kelimelerin aynı cümlede kullanılmasıyla oluşturulur. "Cehennemde buz satar yine yolumuzu buluruz." Hayvan Benzetmeleri: "Çakal, köpek, yılan gibi hayvanlar küçümsenmek istenen kişiyi betimlemek için kullanılırken kendini veya kendinden olanı yüceltmek için kurt, aslan, kaplan, kartal gibi hayvan betimlemeleri kullanılmıştır." Örnekler: "Çakalın özgürlüğü aslan ayağa kalkana kadardır." ve "Yılanın ömrünü sürünmekle geçer. Yerden kafasını sadece zehrini akıtmak için kaldırır." "Ben" İfadesiyle Kullanım: Özellikle güçlü karakterler tarafından kullanılır. "Dostum olmaz, hasmım yaşamaz. -Laz Ziya" Örnekleme ve Yeni Kavramlar: Bilgi üstünlüğünü göstermek için örneklemeler kullanılır ("Aklına gelirim, aklın gider."). Toplumdaki yeni kavramlar (sağlık, teknoloji, sosyal medya) racon sözlere dahil edilerek canlılığını korur ("Testimiz pozitif değil ama biz de hiçbir şeyden tat almıyoruz"). Öğüt Niteliği: Baskın karakterler tarafından verilen öğütler, aslında kendi hayat görüşlerini yansıtarak dolaylı yoldan kendini yüceltir. "Ayak herkeste var sen namınla yürü." Söz Ustalığı: Racon sözler, "detaylı bakıldığında içerisinde bir sanat olduğu ve bunun da bir ustalık gerektirdiği görülmektedir." Sözcükleri başarılı kullanmak "zekâ üstünlüğü göstergesi" olarak kabul edilir. Gelecek Perspektifi: Geçmişten günümüze taşınan racon sözlerin yanı sıra yeni kavramlarla oluşturulanlar da görülmektedir, bu da "bu sözlerin gelecekte de varlığını sürdürebileceğini düşündürmektedir." 6. Hüseyin Nihal Atsız'ın Romanlarında Eski Türkçe Unsurlar Fatma Dağ'ın çalışması, Türkçü yazar Hüseyin Nihal Atsız'ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı romanlarında kullandığı Eski Türkçe kelimelerin varlığını incelemektedir. Atsız'ın bu kelimeleri kullanmadaki amacı, "ortak dil, ortak tarih ve ortak kültürün zamanla unutulmaması ve bağların her zaman güçlü kılınmasıdır." Önemli Tespitler: Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin yazılı eserlerinin ortaya konulduğu ilk dönem olarak adlandırılır (8. yüzyıldan 14. yüzyıl başlarına kadar). Köktürk Yazıtları, Eski Uygur Dönemi eserleri, Dîvânu Lugâti’t-Türk, Kutadgu Bilig ve Codex Cumanikus bu dönemin önemli kaynaklarıdır. Atsız'ın Kullanımı: Atsız, romanlarında Eski Türkçe kelimeleri bilinçli bir şekilde kullanmıştır. İncelenen bazı kelimeler şunlardır: Buyruk: Emir, kumanda, komut. Çeri: Ordu, asker. Eski Türkçede "sü" kelimesinin yerini almıştır. Onbaşı: Metehan'ın kurduğu askerî sistemin ilk basamağı. Us: Akıl, anlama yeteneği. Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te geçmektedir. Çakın: Şimşek. Dîvânu Lugâti’t-Türk'te "çakmak, çakar görünmek" anlamında yer alır. Böri/Börü: Kurt. Köktürk Yazıtları'ndan itibaren sıkça kullanılır ve "boz" sıfatıyla birlikte kutsal kabul edilmiştir. Kiriş (Yay Kirişi): Yay çekmek için kullanılan ip. Dîvânu Lugâti’t-Türk'te atasözlerinde geçmektedir. Kurut: Yağsız kuru peynir veya yoğurt. Dîvânu Lugâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig'de yer alır. Tarkan: Unvan, vezir, nazır, bakan. Genellikle İslamiyet öncesinde kullanılan bir unvandır ve Köktürk Yazıtları'nda geçer. Bezek: Süs, nakış. İlk olarak Kutadgu Bilig'de ve ardından Dîvânu Lugâti’t-Türk'te görülür. Em: İlaç. Eski Türkçe bir unsurdur ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te yer alır. Alp: Yiğit, bahadır, kahraman. Dokuz Oğuz, Yer Bayırku, Yabgu: Eski Türklerde boy adları ve unvanlar. Köktürk Yazıtları'nda geçmektedir. Acun: Dünya, alem, zaman, devir. Sogdça kökenli olup Eski Uygur metinlerinde ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te sıkça geçer. Bay: Zengin kimse. Köktürk Yazıtları, Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te yer alır. Tamu: Cehennem. Sogdça kökenli bir kelime olup Altın Yaruk ve Kutadgu Bilig'de geçer. Singil: Küçük kız kardeş. Köktürk Yazıtları ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te bulunur. Karı-mış: Yaşlı, yaşlanmak. Köktürk Yazıtları, Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te yer alır. Sart: Tüccar. Eski Uygurcanın söz varlığında ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te geçer. Utacı: Doktor, hekim. Eski Türkçe bir kelime olup Dîvânu Lugâti’t-Türk'te yer alır. Karganmış: Lanetlenmiş. Kargı- (lanetlemek) fiil kökünden gelir ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te bulunur. Üleş: Paylaşmak, hisse almak. Eski Uygurca ve Dîvânu Lugâti’t-Türk'te yer alır. Ogrı: Hırsız. Dîvânu Lugâti’t-Türk'te geçer. Yalaz: Alev, ışık saçmak. Eski Türkçe bir unsurdur. Dilin Zenginliği: Atsız'ın bu kelimeleri kullanması, Türk dilinin tarihsel zenginliğini ve kökenlerine olan bağlılığı göstermektedir. 7. Türkmen Türkçesi Atasözlerinde Yaratıcı Adları Tuğçe Burcu Demir'in makalesi, Türkmen Türkçesi atasözlerinde geçen "Allah, Tanrı, Hüda, Rahman, Hak, Halik, Mevla" gibi yaratıcı adlarını incelemektedir. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesiyle birlikte bu terimler Türkçeye girmiş ve atasözlerinde yerini almıştır. Önemli Tespitler: Atasözlerinin Önemi: Atasözleri, "bir toplumun yaşayışını, inanışını, hayata bakış açısını kısaca maddi-manevi bütün değerlerini göstermektedir." Türklerde Din ve Tanrı Algısı: Türkler tarih boyunca Gök Tanrı, Şamanizm, Budizm, Manihaizm, Hristiyanlık, Musevilik ve İslam gibi birçok dine mensup olmuşlardır. İslamiyet öncesinde "Tengri" kavramına sahip olan Türkler, İslamiyet'in kabulüyle "Allah" kavramıyla tanışmışlardır. Türkler, düzenli hayat tarzları nedeniyle çok erken zamanlardan beri tek Tanrı düşüncesine sahiptir. Yaratıcı Adlarının Kullanımı:Alla/Allah, Hüda/Hudaý, Taňry: Bu terimler atasözlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. "Allah" terimi Türkiye Türkçesi atasözlerinde yaygınken, Türkmen Türkçesi'nde "Hudaý-Huda" ve "Taňry" olarak da ifade edilmiştir. Örnekler:"At alan bilen gelin alanyň kepili özümdirin» diýermiş Allatagala" ('At alan ile gelin alanın kefili benim, dermiş Allah.'). "Kör leglegyň höwürtgesini AllaHata! Yer işareti tanımlanmamış. gurar" ('Kör leyleğin yuvasını Allah kurar.'). "Ata müneňde Allany, atdan düşeňde aty unutma" ('Ata bindiğinde Allah’ı, attan indiğinde atı unutma.'). "Guldan -- hereket, Hudadan --bereket" ('Kuldan hareket Hüda’dan bereket.'). "Töwekgeliň ýary Huda" ('Tevekkül edenin yari Hüda.'). "Ululyk Hudaýa ýagşy" ('Büyüklük Hüda’ya yakışır.'). "Alan ogry, gören ---Taňry" ('Alan hırsız, gören Tanrı.'). "Goňşy haky --- Taňry haky" ('Komşu hakkı, Tanrı hakkı.'). Hak: Allah'ın adaletini ifade eden isimlerinden biridir. "Hak diýen haly galmaz" ('Hak diyen boş kalmaz.'). Halik: "Yaratıcı" anlamıyla ön plandadır. "Ýagşylyk et, derýa at, balyk biler; balyk bilmese, Halyk biler" ('İyilik yap, denize at, balık bilir; balık bilmezse Halik bilir.'). Mevla: "Arayan bulur (Arayan Mevla’sını da bulur belasını da)." Rahman: "Rahmeti sonsuz olan, merhametlilerin en merhametlisi." "Azmak şeýtandan, sabyr RahmanHata! Yer işareti tanımlanmamış. dan" ('Azmak şeytandan, sabır Rahman’dan.'). Sayısal Dağılım: En çok "Allah" ve "Tanrı" terimlerinin kullanıldığı, "Halik, Mevla ve Rahman" terimlerinin ise daha az kullanıldığı tespit edilmiştir. Kültürel Yansıma: Yaratıcı adlarının atasözlerinde geniş yer bulması, "yaratıcının insan hayatına etkisini ve etkinin yansımasını gözler önüne sermektedir." 8. Eski Uygur Türkçesinde Hastalıkla İlgili Kavramlar Esin Akkaya'nın makalesi, Eski Uygur Türkçesindeki hastalıkla ilgili kavramları ve adlandırmaları incelemektedir. Hastalık kavramı, insanlık tarihi kadar eski olup her toplum tarafından farklı algılanmıştır. Önemli Tespitler: Hastalık Algısı: Mezopotamya toplumlarında hastalıklara belirli ifritler atfedilirken, Hititçede "hasta olmak" anlamını karşılayan kelimenin öznesinde tanrı, cin veya kötü ruh bulunabilirdi. Buryat Moğollarında ise "hastalığı ve ölümü getiren yine kötü ruhlar olarak karşımıza çıkmaktadır." Türk Kültüründe Hastalık: Türk boyları arasındaki inanca göre hastalıklar dahil tüm felaketler "yer altında yaşayan kötü ruhlardan kaynaklanmaktadır." Şamanlar, bu ruhlarla mücadele etmek için ilaç yapar, dua eder ve ayinler icra ederlerdi. Uygurlar ise Maniheizm, Budizm ve Hristiyanlık gibi dinlerin ve Soğdca, Sanskritçe ve Çince gibi yabancı dillerin etkisi altında kalmışlardır. Erken dönemlerden itibaren "Budist külliyelerinde tıp eğitimi de verilmekteydi." Hastalık İsimleri (Eski Uygur Türkçesi): Makalede birçok hastalık adı ve ilgili kavram listelenmiştir: ačmak usmaklıg ig: Açlık ve susuzluk hastalığı. agız yāl: Bir çeşit ağız hastalığı. ala: Cüzzam. bokok: Guatr. bordun turmıš ig: Şaraptan ortaya çıkmış hastalık. kan ötgek: Kanlı ishal. käzik ig: Ateşli hastalık. kötän ig: Makat hastalığı. kunčuylar igi: Kadınların hastalığı (adet). örmän: Sıraca hastalığı, cüzzam, ülser. ötürük: İshal. umay isigi: Lohusa hastalığı, albastı. yel ig: Rüzgâr (kaynaklı) hastalık, romatizma. yingtegü: Burun hastalığı, nezle. Hastalıkla İlgili Kavramlar:agır igkä täg-: Ağır hasta olmak. agrumak: Bir hastalığın en yüksek derecesi. iğle-: Hasta olmak, hastalanmak. käm: Hastalık, sakatlık. Dönemsel Adlandırmalar: "Geçmişte ve günümüzde hastalık adlarının doğrudan kullanılmasından kaçınıldığı durumlarda ‘kötü hastalık’, ‘amansız bir hastalık’ gibi dolaylı ifadeler kullanılmıştır." Dil ve Kültür İlişkisi: Coğrafi çevre, inanç sistemleri, kültürel ve sosyal etkileşimlerin Türk diline yansıdığı, bazı hastalık adlarının günümüzde bile Anadolu'nun belirli ağızlarında kullanıldığı belirtilmiştir. 9. Gagavuz Türklerinin Demografik Yapısı Merve Arısal'ın makalesi, Gagavuz Türklerinin tarih boyunca farklı coğrafyalara dağılımını ve günümüzdeki demografik yapılarını incelemektedir. Gagavuz Türkleri, "Moldova, Ukrayna, Bulgaristan, Rusya, Belarus, Brezilya, Avustralya, Yunanistan, Romanya, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Gürcistan, Arjantin, İspanya, Kanada, Azerbaycan, Estonya, Türkiye, Litvanya, ABD" gibi birçok ülkede yaşamaktadır. Önemli Tespitler: Göç Nedenleri: Gagavuz Türklerinin göç hareketlerinin ana nedenleri "ekonomik koşullar" ve Çarlık Rusyası döneminde uygulanan "zorunlu göç politikası" olmuştur. Nüfus Dağılımı ve Belirsizlikler: Dünya genelinde toplam nüfuslarının "200.000’den fazla olduğu düşünülmektedir." Ancak nüfuslarını tam olarak tespit etmek zordur, çünkü "bulundukları ülkede o ülkenin nüfusuna kaydolmaları ya da başka milletten sayılmaları, asimilasyona maruz kalmaları ve nüfusa ilişkin bilgilerin güncel olmaması gibi sebeplerden dolayı nüfuslarını tam olarak tespit etmek mümkün değildir." Moldova Gagavuz Türkleri: En kalabalık Gagavuz nüfusu Moldova'nın güneyinde, Bucak bölgesinde yer alan Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi'nde yaşamaktadır. 2014 nüfus sayımına göre Moldova'da 126.010 Gagavuz Türkü yaşamaktadır. Nüfus, göçler ve Transdinyester bölgesinin bağımsızlığı nedeniyle azalma eğilimindedir. Ukrayna Gagavuz Türkleri: Moldova'dan sonra ikinci yoğun nüfus Ukrayna'da yaşamaktadır, özellikle Odessa ve Zaporojye illerinde. 2001 nüfus sayımına göre 31.009 Gagavuz Türkü yaşamaktadır. Sınır geçişindeki zorluklar ve asimilasyon nedeniyle Moldova'daki Gagavuzlardan kültürel ve dilsel farklılıklar meydana gelmiştir. Bulgaristan Gagavuz Türkleri: Osmanlı-Rus Savaşları sonrası Kuzey Bulgaristan'a yerleşmişlerdir. 2007 nüfus sayımlarına göre 5.000 civarında nüfusları olduğu tahmin edilmektedir. Günlük hayatta Bulgarca kullanımı yaygınlaşmış olsa da yaşlılar arasında Gagavuz Türkçesi canlılığını korumaktadır. Yunanistan Gagavuz Türkleri: Lozan Antlaşması kapsamında Karamanlı Ortodoks Türkleri ile birlikte mübadeleye tabi tutulmuşlardır. Bugün yaklaşık 20.000-25.000 civarı Gagavuz Türkü olduğu düşünülmektedir, ancak resmî veri bulunmamaktadır. Yoğun Yunanlılaştırma propagandasına rağmen bazı geleneklerini yaşatmaktadırlar. Romanya Gagavuz Türkleri: Mangaliya, Vama Veche gibi yerleşim yerlerinde yaşamaktadırlar. 2002 nüfus sayımına göre sadece 45 kişi kendilerini "Gagavuz" olarak kaydettirmiştir. Genç nesiller arasında Gagavuz Türkçesi kullanımı azalmıştır. Rusya Gagavuz Türkleri: Donetsk, Voronej, Kursk gibi illerde ve Kuzey-Kafkasya bölgelerinde yaşamaktadırlar. 2010 yılı verilerine göre 13.690 Gagavuz Türkü Rusya'da bulunmaktadır. Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan Gagavuz Türkleri: Stalin'in sürgünleriyle bu bölgelere yerleşmişlerdir. Bugün Kazakistan'ın Semipalatinsk bölgesinde ve Özbekistan'da az sayıda aile yaşamaktadır. Türkiye Gagavuz Türkleri: 18. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı topraklarında yaşamışlardır. Günümüzde Türkiye'de çocuk ve hasta bakımı gibi işlerde çalışan Moldovalı Gagavuz kadınları ve inşaat, ticaret, sanayi ve eğitim gibi sektörlerde çalışan erkekler bulunmaktadır. 10. Ahıskalı Bir Türk Aydını: Ömer Faik Numanzade Mustafa Arısal'ın makalesi, 1872-1937 yılları arasında yaşamış Türk münevver ve mütefekkirlerinden Ömer Faik Numanzade'nin hayatı, edebî şahsiyeti ve faaliyetlerini ele almaktadır. Numanzade, hem Osmanlı Devleti hem de Çarlık Rusyası içerisinde yaşamış bir şahsiyet olarak iki coğrafyanın etkilerini üzerinde taşımıştır. Önemli Tespitler: Hayatı ve Eğitimi: 1872'de Gürcistan'ın Tiflis kentine bağlı Agara köyünde doğmuştur. Yaklaşık on yılını İstanbul'da geçirmiş, Fatih Medresesi ve Darüşşafaka'da eğitim görmüştür. Bu dönemde Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi aydınlardan etkilenmiştir. Mesleki ve Siyasi Faaliyetleri:Eğitim: Memleketinde "küçük bir millî okul" açmış, Azerbaycan'da usûl-i cedîd (modern tarzda) okullarının açılmasına öncülük etmiş ve bu okullarda öğretmenlik ve idarecilik yapmıştır. Amacı "geri kalmış Türk toplumunu aydınlatmak" idi. Gazetecilik ve Matbuat: İsmail Gaspıralı'nın Tercüman gazetesinin yazarlarından biri olmuş, Şark-ı Rus gazetesinde yazılar yazmıştır. 1905'te yakın arkadaşlarıyla "Gayret" matbaasını satın almıştır. 1906'da Celil Memmedguluzade ile birlikte Molla Nasreddin dergisini çıkarmış ve bu dergide kâtip ve redaktör olarak çalışmıştır. Halkın aydınlanması ve "millî bilincin oluşması amacıyla birçok dergi ve gazetede çeşitli konularda yazılar yazmıştır." Siyasi Rolü: 1918'de Ahıska Hükûmet-i Muvakkatası'na başkan seçilmiş, Ahıska'nın özerk bir statü kazanmasını savunmuştur. Bu faaliyetleri nedeniyle "Türkiye adına casusluk yapmak ve Türk toplumunu hükûmet aleyhine isyana teşvik etmek" suçlamalarıyla karşı karşıya kalmış, hapsedilmiş ve işkence görmüştür. Daha sonra Azerbaycan ve Gürcistan'da çeşitli yönetim görevlerinde bulunmuştur. Milliyetçilik ve Kimlik Anlayışı: "Ben Kimim" adlı makalesinde Numanzade, dini ve ubudiyetten sonra "cins ve milletliğin hüküm sürdüğü böyle bir çağda, insan öz soy ve milletini tanımamak, daha doğru, özünü bilmemek en büyük günahlardan, silinmez lekelerden biridir" demiştir. Türklerin "İslam uğrunda o kadar çalışmış" olmasından dolayı öz varlıklarını ve adlarını yitirdiğini belirtmiştir. Ona göre, "dinî akideden sonra insanda doğan dünyevi akidelerin birincisi milletperverlik akidesidir." Eserleri: Numanzade'nin yazıları daha çok gazete ve dergilerde yayımlanan makalelerden ibarettir. Geniş hacimli bir eseri yoktur, sadece Davet isimli bir risalesi ve hatıraları bulunmaktadır. Mirası: Numanzade, "Kafkasya Türklüğünde önemli bir yer edindiği, eserleriyle toplum hayatına ve Kafkasya matbuatına önemli katkılarda bulunduğu" sonucuna varılmaktadır. Özellikle millî basının gelişimine ve eğitim faaliyetlerine yaptığı katkılar, Kafkaslardaki Türk varlığının sürekliliği için hayati öneme sahiptir. 11. SSCB'nin Yıkılışı Sonrası Rusya ve Türkistan Arasındaki İlişkiler Ahmet Muhammet Çakar'ın makalesi, 1991'de SSCB'nin dağılmasının ardından Rusya Federasyonu ile Orta Asya (Türkistan) ülkeleri arasındaki ilişkileri incelemektedir. SSCB'nin yıkılmasıyla Türkistan ülkeleri, hem iç hem de dış politikada büyük bir boşluğa düşmüş ve ekonomik anlamda ciddi problemlerle karşılaşmışlardır. Önemli Tespitler: Rusya'nın Yeniden Konumlanması: SSCB'nin dağılmasıyla birlikte Rusya, "eski süper güç konumuna kavuşabilmesi düşüncesinin anahtarlarından birinin Orta Asya’da olduğunu bilen" bir politika izlemiştir. Bu dönem, Rusya Federasyonu'nun "kendini merkezde, yakın çevresinde ve küresel ortamda 'yeniden uyarlama' dönemi" olarak nitelendirilmiştir. Sömürücü Geçmiş: Çarlık, İmparatorluk ve Sovyet dönemlerinde Rusya, işgal ettiği topraklarda "ülkelerin kaynaklarını sömürmüş, halkını ağır koşullarda çalışmaya mahkum etmiş, zulmetmiş ve kendi dilini, kültürü onlara empoze etmiştir." Özellikle Sovyet dönemindeki "soykırımlar, sürgünler ve katliamlar, bu sömürülerin en önemli örnekleri olarak tarihe geçmiştir." Neo-Avrasyacılık: SSCB'nin yıkılmasından sonra "eski kudrete kavuşma düşüncesi, neo-Avrasyacılık fikri altında birleşmiştir." Aleksandr Dugin tarafından sistematik hale getirilen bu düşünce, Rusya'nın "kara ve deniz güçleri arasındaki rekabete" dayanarak Avrasya İmparatorluğu'nu kurma hedefindedir. Türkistan, bu hedef doğrultusunda "önemli bir konumdadır." Bağımsızlık Sonrası Sorunlar: SSCB'nin yıkılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya ülkeleri, merkezi planlı ekonomik sistemden piyasa ekonomisine geçişte büyük zorluklar yaşamışlardır. Ulaştırma altyapısının Rusya'ya bağımlılığı, ekonomik sorunların devam etmesinde önemli bir etken olmuştur. Putin Dönemi ve Orta Asya Politikası: Putin'in iktidara gelmesiyle Rusya, ekonomik kalkınma ve bölgesel hâkimiyetini yeniden tesis etme çabasına girmiştir. Kuzey Kafkasya ve Çeçen sorununu "Sovyetler Birliği’nin parçalanma sürecinin bir devamı gibi" gören Putin, Rusya Federasyonu'nun parçalanmasını engellemek için otoriteyi güçlendirmiştir. Bölgedeki enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz) ve boru hatları, Rusya'nın bu coğrafyadaki etkisini artırmasında kilit rol oynamaktadır. Ülkelere Göre İlişkiler:Kazakistan: Rus etkisinden kaçınmak için Kiril alfabesini Latin alfabesine çevirme gibi adımlar atmaktadır. Ancak etnik Rus nüfusun varlığı ve ekonomik işbirliği nedeniyle Rusya'nın etkisi devam etmektedir. Özbekistan: Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçiş kararı alsa da bu süreç belirsizliğini korumaktadır. Önceki dönemde Batı ile dengeli ilişkiler kurmaya çalışırken, günümüzde Rusya'nın etkisi sürmektedir. Tacikistan: Rusya'nın yurtdışındaki en büyük askerî üslerinden biri Tacikistan'da bulunmaktadır. Ülkenin askerî ve ekonomik alandaki zayıflığı nedeniyle Rusya'ya bağımlılığı devam etmektedir. Kırgızistan: Bağımsızlık sonrası Rusya taraftarı bir politika izlemiş, ekonomik kaynaklarını işleyecek teknolojiye sahip olmaması nedeniyle Rusya ile güçlü ekonomik ilişkiler sürdürmektedir. Türkmenistan: Zengin doğal gaz kaynaklarına sahip olmasına rağmen teknolojik yetersizlik ve jeopolitik konumu nedeniyle Rusya'ya bağımlıdır. Gazprom ile yaşanan sürtüşmeler olsa da Rusya en büyük ticari ortaklarından biridir. Bölgedeki Hakimiyet Mücadelesi: Rusya, Orta Asya'daki otoriter rejimleri desteklemekten çok, "ortak ekonomik ve siyasi hedefler geliştirmek ve en önemlisi yeni yöneticilerle ilişkiler kurmak" istemektedir. ABD ve Çin gibi diğer güçlerin bölgedeki etkisini sınırlamaya çalışmaktadır. 12. Tuva Türkçesinde Moğolcadan Alınan Yapım Ekleri Eliçe Demir'in makalesi, Güney Sibirya Türk lehçelerinden Tuva Türkçesinde Moğolcadan alınan yapım eklerini incelemektedir. Tuva Türkçesi, Türk lehçeleri arasında Moğolca alıntıları en çok barındıran lehçelerden biridir. Önemli Tespitler: Tuva Türklerinin Konumu: Tuva Özerk Cumhuriyeti, Güney Sibirya'da Moğolistan sınırlarına yakın, Rusya Federasyonu'na bağlıdır. Nüfusun yaklaşık %75'ini Tuva Türkleri oluşturmaktadır. Moğolistan ve Çin'de de Tuva Türkleri yaşamaktadır. Tarihsel Arka Plan: Tuva topraklarında ilk yerleşim Paleolitik çağda başlamıştır. Tarih boyunca Hunlar, Uygurlar, Kırgızlar ve Moğolların etkisi altında kalmışlardır. 1757-1911 yılları arasında Mançur hanedanının hâkimiyetiyle Tuvalar Moğol etkisine daha fazla maruz kalmıştır, çünkü "Mançurların Tuva’yı ele geçirmesiyle Lamaizm’in hızla yayılmaya başlamasıdır." Budizm'in etkisiyle Moğol yazısı ve dini kitapları kullanmaya başlamışlardır. Dil İlişkisi: Tuva Türkçesi, Kuzeydoğu Türk lehçeleri grubuna dahildir ve Moğolca ile uzun süreli ve yoğun temaslar yaşamıştır. Bu durum, "önemli dil içi değişikliklere" yol açmıştır. 20. yüzyıl ortalarına kadar Tuvaların kendilerine ait alfabeleri bulunmamaktaydı ve Moğol alfabesi kullanmışlardır. 1944'te Kiril alfabesine geçilmiştir. Moğolcadan Alınan Yapım Ekleri: Makalede birçok yapım eki incelenmiştir: +ZAK: İsimden şeye düşkünlük anlamı veren isimler yapar (oyunzak ‘oyuncu’). Moğolcada da benzer bir işlevi vardır. -Kır: Bir şeye bağımlılık, benzerlik, uygunluk ifade eden isimler, daha çok sıfatlar yapar (Savıgır "şişkin", bildingir "bilinen"). -(I)mAl: Somut ve soyut isimler türetir (Kazımal ‘maden’, çurumal ‘tasvir’). +ÇI: İsimden isim yapma eki olup meslek veya uğraşı belirten adlar yapar (Ançı ‘avcı’). -mA: Kalıplaşmış birkaç örnekte Moğolcadan geçtiği düşünülür (Duñma ‘küçük kardeş’). -(l)gA: Fiillerden soyut isimler yapar (Ajıl-çorudulga “iş, çalışma”, ööredilge “eğitim”). -(I)ldA: Fiillerden soyut isimler yapan geniş kullanım alanına sahip bir ektir (Dağılda “kutsama”, doñgulda “kınama cezası”). +mǰi: Seyrek kullanılan bir ektir (berimče ‘’bağış, katkı’’). -(I)ndAk: Sayılı kelimede kalmış bir ektir (Kezindek “kısım”). -Lañ: Fiilleri genişleten bir ektir (añgılan- “ayrılmak”). Etkileşimin Yönü: "Moğolcanın etkisi daha çok Kuzeybatı Türk lehçelerinde diğer lehçelere nazaran daha fazla görülür." Tuva Türkçesi, en eski Türk lehçelerinden biri olmasına rağmen coğrafi ve kültürel yakınlık nedeniyle Moğolca alıntıların en yoğun olduğu Türk lehçelerinden biridir. 13. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif'in Şiirlerinde İstibdat Eleştirisi ve "Baykuş" Sembolizmi Mert Muhammed Doğan'ın makalesi, Osmanlı Devleti'nin II. Abdülhamid dönemindeki "İstibdat" (baskı) yönetimini ve bu döneme karşı Tevfik Fikret ile Mehmet Akif Ersoy'un şiirlerinde dile getirilen eleştirileri, özellikle "Baykuş" sembolizmi üzerinden incelemektedir. Önemli Tespitler: İstibdat Dönemi: II. Abdülhamid'in tahta geçişi (1876) ve ardından Meclis-i Mebusan'ı kapatarak uyguladığı baskı, sansür, hafiye ve jurnalcilik faaliyetleriyle karakterize olan dönemdir (1878-1908). Bu döneme aydınlar tarafından "İstibdat Dönemi" adı verilmiştir. İstibdadın Hazırlayıcı Süreçleri: Sultan Abdülaziz'in darbeyle tahttan indirilmesi, V. Murat'ın akli dengesini yitirmesi, mali sorunlar, toprak kayıpları, Panslavizm politikası ve meşrutiyet isteyen aydınların baskısı, II. Abdülhamid'in istibdatı uygulamasına zemin hazırlamıştır. Şairlerin Eleştirisi: Tevfik Fikret ve Mehmet Akif, II. Abdülhamid'e karşı sert yergi şiirleri yazmışlardır. "Baykuş" Sembolizmi:Köken: II. Abdülhamid'in devlet yönetimini Dolmabahçe Sarayı'ndan Yıldız Sarayı'na taşıması ve halktan uzak, gizemli bir yaşam sürmesi nedeniyle şiirlerde "Baykuş" olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Çağrışımlar: Baykuş, genellikle "kötümserlik, uğursuzluk, ötmesinin korkunçluğu, sessiz olarak uçması, işitme duygusunun güçlü olması, gece kamufle olabilmesi" gibi özellikleriyle İstibdat Dönemi'nin karanlık ve baskıcı atmosferini sembolize etmiştir. Abdülhamid'le özdeşleşmiştir. Tevfik Fikret'in "Hande-i Bûm" Şiiri:Konu: Şiirde, şairin hayal kurduğu bir âlemden "uğursuz bir baykuşun kanat çırpışlarıyla" çekip alınması anlatılır. "Ayın yeryüzüne inmesi ve kanlı bir şekilde olması" gibi doğaüstü imgelerle karamsar bir tablo çizilir. Sembolizm: Şiirdeki "durağanlık, bahtı ve talihi temsil eden ayın yer yüzüne inmesi, anlatılan zaman ve mekânın dar ve kapalı olması, karanlığın ve zulüm ülkesini temsil etmesi ve şiirde baykuş sembolünün olması esasen İstibdat döneminin ve Abdülhamid’in sembolik bir eleştirisidir." Dil ve Sanat: Şiirde aliterasyon, asonans, tekrir (yineleme), tenasüp (uygunluk), telmih (hatırlatma), teşbih (benzetme) ve mübalağa (abartma) gibi söz sanatları sıkça kullanılmıştır. Fikret, Türkçe, Farsça ve Arapça kelimeleri dengeli bir şekilde kullanmıştır. Tevfik Fikret'in "Sis" Şiiri:Konu: İstanbul'a lanet yağdıran, şehri "beyaz bir karanlık duman" olan sisle kaplanmış, "köhne Bizans'a, büyüleyici bunağa, bakire dula, kirli kadına, bin kocadan arta kalan dul kıza, fahişelere" benzeten karamsar bir şiirdir. Eleştiri: Sis, şehrin pisliklerini ve dönemin İstibdadını örtmek için metaforik olarak kullanılmıştır. Şairin "bedbin bir bakış açısıyla çizdiği tablo bir Sodom ve Gomore manzarasını andırmaktadır." Mehmet Akif Ersoy'un "İstibdat" Şiiri:Konu: "Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd, / Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!" dizeleriyle başlayan şiir, II. Abdülhamid dönemi baskısını ve halkın çektiği zulmü açıkça eleştirir. Sembolizm: Akif, Fikret gibi üstü kapalı değil, "Yıldız’daki baykuş" ifadesini doğrudan mekân (Yıldız Sarayı) vererek Abdülhamid'e atıfta bulunur. Dil ve Sanat: Akif, şiirde sıkça Türkçe kökenli kelimeler kullanmıştır. Şiirde aliterasyon, asonans, tezat, tenasüp, telmih, teşbih, mübalağa ve nida (seslenme) gibi söz sanatları yoğun bir şekilde yer alır. "Asım" Şiirindeki Eleştiri: Mehmet Akif, "Asım" şiirinde de Abdülhamid'i "baykuş" olarak nitelendirir. "Mandal Hoca" öyküsüyle, padişahın halktan uzaklaşmasını ve baskıcı yönetimini eleştirir. Akif'in İslamcılık anlayışı ile Abdülhamid'in İslamcılık anlayışının farklı olduğu vurgulanır. 14. Göktürk Harfli Metinlerin Söz Varlığına Katkı Veren Diller Güven Alp Durak'ın makalesi, Türkçenin temel dönemi olan Göktürkçenin söz varlığına katkıda bulunan komşu ve uzak dilleri incelemektedir. Türkler, dilini ve kültürünü "başka milletlerin dillerinden aldığı unsurlarla yoğurmuş" ve "dış dünya ile sürekli ilgilenmiştir." Önemli Tespitler: Göktürk Alfabesi: Türklerin ilk ve millî alfabesi olarak kabul edilir. Kökeni hakkında farklı görüşler (Arami alfabesi, İskandinav Run sistemi, Türk tamgaları/ideogramlar) bulunmakla birlikte, birden çok etkinin birleşimiyle oluştuğu düşünülmektedir. Bu alfabe, Türk kültür ve düşünce yapısının bir yansımasıdır. Etkileşimdeki Diller ve Kavimler:Çince: Türkçenin en köklü ve en eski etkileşimde bulunduğu dildir. Askerî, siyasi ve kültürel birçok alandan kelimeler Türkçeye Çince vasıtasıyla girmiştir. Örnekler: "Çıŋ (gerçek), Biti- (yazmak), Kan (baba), Kunçuy (prenses), Senüŋ (general)." Çincede de Türkçe öğeler bulunmaktadır. Soğutça: Tüccar bir kavim olan Soğutlar, Göktürklerin devlet bürokrasisinde önemli görevler üstlenmişlerdir. Soğutlar, ticari ve politik yetenekleriyle atlı göçebe halkın askerî gücünü birleştirerek karşılıklı çıkarlar sağlamıştır. Manihaizm ve Zerdüştlük gibi dinlerin yayıcısı olarak Türklerle temasta bulunmuşlardır. Soğutça, o dönemde Orta Asya'da "Lingua franca" (ortak dil) statüsünde idi. "Tamu" (cehennem) ve "Uştmah" (cennet) gibi dinî terimler Soğutça kökenlidir. Tohar Dilleri: Türkler, Toharlarla daha çok ticari maksatlı ilişkiler kurmuşlardır. Budist olan Toharlar, dinlerini yayma amacıyla da temasta bulunmuşlardır. Toharcanın Türkçeye çok eski devirlerden beri etkisi olduğu belirtilmiştir. Bilge Kağan kitabesindeki "otça borça" ikilemesinin "borça" kısmı, Toharca "por" (ateş) kelimesiyle ilişkilendirilmiştir. Sanskritçe: Hint Veda metinlerinin dilidir ve daha çok üst tabakanın iletişimini sağlamıştır. Sanskritçenin Türkçeyle doğrudan ilişkisi zor tespit edilse de, Soğutça ve Çince aracılığıyla dolaylı yoldan etkileşimde bulunmuştur. Örnek: "Çıntan" (sandal ağacı) kelimesi Sanskritçe "Cadana"dan gelmektedir. "Ügüz ~ Ögüz" (nehir) kelimesinin de Sanskritçe "Oxus"tan geldiği iddia edilmiştir. Kelime Alınçlama Yöntemi: "Genel itibarıyla, tarihsel süreçte kelime alınçlamalarının yönü, dil ve ticaret ve bilhassa kültür ve medeniyet alanlarında daha gelişmiş kavim ve milletlerin dilinden başka dillere doğru olmuştur." Türk Milletinin Dinamikliği: Türk milletinin hareketli yaşam tarzı ve farklı alanlara yayılımı, dilini ve kültürünü olgunlaştırmış, ancak Türk tarihinin ve kültürünün değerlendirilmesinde zorluklar yaratmıştır. Türkler, dış dünya ile sürekli etkileşim halinde olmuş ve yüksek bir Türk medeniyeti oluşturmak için dışarıdan aldıkları unsurları kendi bünyelerine katmışlardır. 15. Yozgat Boğazlıyan'da Geçiş Dönemleri: Doğum, Evlenme, Ölüm Fatma Durgun'un makalesi, Yozgat'ın Boğazlıyan ilçesinde insan hayatının "geçiş dönemleri" olan doğum, evlenme ve ölümle ilgili gelenekleri, inançları ve pratikleri incelemektedir. Bu pratikler, kişinin korunması, mutluluklarının veya acılarının paylaşılması ve aile birliğinin oluşturulması gibi amaçlara hizmet eder. Önemli Tespitler: Kültürel Mirasın Aktarımı: Geçiş dönemleri, kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasında önemli işlevlere sahiptir. Ancak değişen hayat şartları, bazı geleneklerin unutulmasına veya değişmesine yol açmıştır. Doğum Adetleri:Hamilelik Öncesi/Sırası: Çocuk sahibi olmak isteyenlerin türbe ziyareti, dua, muska, kıyafetlerin zemzem suyuyla yıkanması gibi uygulamalar devam etmektedir. Cinsiyet tahminleri için annenin aşermesi gibi gelenekler hala yaygındır. Doğum Anı/Sonrası: Günümüzde doğumlar genellikle hastanelerde gerçekleşse de, nazarlık takma, muska kullanma, al basması tehlikesine karşı Kuran ve makas koyma gibi önlemler sürmektedir. Bebeğin göbek bağının gelecekteki mesleğine göre gömülmesi, kırklanması, diş hediği kaynatma gibi adetler yaşatılmaktadır. Sünnet: Erkek çocukların sünnet ettirilmesi önemli bir dini görev olarak görülür. Sünnet öncesi kına gecesi yapılır, sünnet düğünleri düzenlenir veya Mevlid okutularak yemek ikram edilir. Bu adetler evlenme törenlerine benzerlik gösterir. Evlenme Adetleri:Usuller: Eskiden görücü usulü yaygınken, günümüzde tanışma ve anlaşma sonucu evlilikler de görülmektedir. Kız kaçırma ve berdel usulü evlilikler de az da olsa mevcuttur. Beşik kertmesi geleneği Dede Korkut Destanı'nda da yer almaktadır. Evlilik Öncesi: Kız isteme, söz kesme ve nişan törenleri geleneksel şekilde devam etmektedir. Damat adayının kahvesine tuz konulması gibi adetler vardır. Düğün Hazırlıkları: Düğünden bir hafta önce "düzen" adı verilen düğün alışverişi yapılır, gelin ve yakınlarına hediyeler alınır. Erkek evinde "danışık" adı verilen davetle düğün masrafları için yardım toplanır. Düğün: Gelin baba evinden dualarla çıkarılır. Gelin kaynanasının kolunun altından geçerek eve girer. Yemek ikramı yapılır. Gerdek gecesi damadın sırtı yumruklanır. Düğün Sonrası: Ertesi gün gelin hediyelerini verir. Bir hafta sonra "yol açma" denilen el öpme ziyareti yapılır. Mekan Değişimi: Köy düğünleri yerini giderek düğün salonlarına bırakmıştır, ancak kırsal kesimlerde çalgılı eğlenceler devam etmektedir. Ölüm Adetleri:Ölüm Belirtileri: Köpeğin uluması, evin damına baykuş konması, rüyada ayakkabı kaybı, göz seğirmesi, yazın kar yağması, dişlerin dökülmesi veya evin yıkılması gibi durumlar ölüm habercisi olarak kabul edilir. Ölüm Anı: Ölmek üzere olan kişinin başında dualar okunur, Kelime-i Şahadet getirtilir, Kuran okunur. Ölen kişinin üzerine bıçak konulması, sela verilmesi gibi adetler vardır. Defin ve Sonrası: Ölünün yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazı, mezar kazma ve defin işlemleri aynı şekilde uygulanmaktadır. Yas tutma, mevlit okutma, yemek verme, hatim indirme, ölenin elbiselerini ihtiyaç sahiplerine verme gibi gelenekler sürer. Arefe günlerinde mezar ziyaretleri ve dua etme adeti yaygındır. Benzerlikler: Boğazlıyan'daki kültürel özelliklerin ve pratiklerin çoğu, "İslamiyet öncesi Türk inançlarına kadar dayandığı" ve Eski Türk gelenek ve görenekleriyle benzerlik gösterdiği belirtilmiştir. 16. Tuva Atasözlerinde At Kültürü Hatice Karakaya'nın makalesi, Tuva Türkleri atasözlerinde at kültürünün nasıl yansıdığını ve atın Türk toplumları için önemini incelemektedir. Atasözleri, bir toplumun değer yargılarını, bilgeliklerini ve dünya görüşünü yansıtır. Önemli Tespitler: Atın Rolü: At, Türklerin yaşam koşullarını iyileştiren bir "teknoloji" olarak görülmüş, savaşçı ve göçebe yaşam tarzının merkezinde yer almıştır. Atın ehlileştirilmesi Türkler tarafından yapılmıştır ve bu sayede "dağları, tepeleri, nehirleri, uçsuz bucaksız bozkırı kolayca geçmesi ve fetihler için üstünlük sağlaması mümkün hâle gelmiştir." Atın Çok Yönlülüğü: At sadece bir binek veya savaş aracı değil; yiyecek olarak kullanılması, dini törenlerde kurban sunularak kutsiyet kazanması ve ekonomik gelir sağlaması gibi çok yönlü faydaları vardır. At Kültürünün Oluşumu: At kültürünün gelişimi, Altay ve çevresinin at besiciliğine elverişli coğrafi koşullarıyla yakından ilişkilidir. At, Türkler için "duygusal bağ kurdukları ve savaşa birlikte gidip günlerce hatta aylarca sırtından inilmeyen dost olarak görülmektedir." Atasözlerindeki At İmgesi:At ve İnsan İlişkisi: Atasözlerinde at, kişinin "ayağı" veya "dostu" olarak tanımlanır, insana sadakat ve dostluk değerlerini çağrıştırır. "İnsanlar konuşarak tanışır, Atlar kişneyerek tanışır." "At, kişinin ayağı; İt, kişinin kulağı." At ve Diğer Hayvanlar: At, genellikle köpek gibi diğer hayvanlarla karşılaştırılarak üstünlüğü ve sadakati vurgulanır. "İyi at yoldan şaşmaz, Ördek gölden şaşmaz." At ve Coğrafya: At, bozkır kültüründe "uçsuz bucaksız bozkırı, dağları, ovaları geçebilme, sınır güvenliğini sağlayabilme ve yayılma alanlarını oluşturma" gibi faydalar sağlamıştır. Atın Dini ve Sosyal Boyutları: Atın "ekonomik ve ulaşım ihtiyaçlarının ötesinde dini ve sosyal boyutları görülmektedir." Askerî girişimlerde de önemli rol oynamıştır. Atasözü Derlemeleri: Tuva atasözleri üzerine çalışmalar 1955 yılında başlamıştır, ancak derleme konusunda eksiklikler bulunmaktadır. Makale, 420 atasözünden at kelimesini barındıranları incelemiştir. Duygusal Bağ: At, Türkler için sadece bir araç değil, "duygusal bağ kurdukları" bir dost ve "üstünlük göstergesi" olarak görülmüştür. At-dost ve at-baba ilişkisi atasözlerinde öne çıkmaktadır. 17. Vasiyyet-i Nûşirvân Mesnevisinde Akıl, Söz ve Nasihat Kavramlarının İncelenmesi Esra Nur Özçelik'in makalesi, 14-15. yüzyıl şairlerinden Ahmed-i Dâ’î’nin Vasiyyet-i Nûşirvân adlı mesnevisinde işlenen "akıl, söz ve nasihat" kavramlarını Türk kültürü ve dilinin söz varlığı açısından değerlendirmektedir. Eser, Sâsânî hükümdarı Nûşirvân'ın oğlu Hürmüz'e verdiği öğütleri konu almaktadır. Önemli Tespitler: Mesnevinin Önemi: Vasiyyet-i Nûşirvân, 115 beyitlik, didaktik bir manzume olup "hem ahlâkî mesnevîlerin ilk örneklerinden olması hem de Türk edebiyatında çocuklara yönelik nasihatlerin ilk örneği olması bakımından önemlidir." Eser, aynı zamanda ayet, hadis, atasözü ve deyimleri de bünyesinde barındırır. Nasihatnâme Geleneği: Klasik Türk edebiyatında nasihatnâmeler, "öğüt vermeyi, iyi ve doğru olanı tecrübeler yoluyla aktarmayı hedefler." Hükümdarların şehzadelerine verdiği öğütlerde "devlet adamlığının sorumluluğu" vurgulanır. Akıl Kavramı:Tanım: "İnsanı diğer yaratılanlardan ayrı kılan düşünme, anlama, karar verme ve tedbir alma yeteneği" olarak tanımlanır. Devlet Yönetimiyle İlişkisi: Mesnevide "devlet ve akıl kelimesi çoğunlukla yan yana sıralanmaktadır." Nûşirvân, devletin güçlenmesinin "bilim ve akılla" olacağına inanır. Akıl, devlet yöneticisinde bulunması gereken temel özelliklerdendir: "İşe bilerek başlamak ve başarıyla tamamlamak için, beyin çok akıllı olması gerek(t)ir." Kutadgu Bilig'deki Yeri: Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eserinde akıl, "doğruluk üzerine tesis edilen", "halim, alçak gönüllü ve çok faydalı olan şey" olarak tanımlanır. Kutadgu Bilig'de akıllı insana müşavir gözüyle bakılmasının gerektiği vurgulanır. Nûşirvân da Kutadgu Bilig'de "akıl gözü ile dünyayı aydınlatan" ve "örnek alınması gereken karakter" olarak verilmiştir. Söz Kavramı:Tanım: "Ses tellerinin titreşmesiyle oluşan bir konuşma sesi veya bir dilin anlam taşıyan en küçük birimi" olarak tanımlanır. Hikmetli Söz: Mesnevide "söz ve hikmet kelimelerinin bir arada kullanılmış olması dikkate değerdir." Öz ve Az Konuşma: "Çok dinle, fakat az konuş; sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle." Kutadgu Bilig'de "sözü kısa kesmek", "sözü bağlamak", "sözü uzatmak" gibi deyimlerle söz ve ip arasında benzetme kurulur. Değer ve Etkinlik: Akıllı ve bilgili bir kişinin sözü değerli ve etkili kabul edilir. Nasihat Kavramı:Tanım: "Doğru yola, iyiye, güzele sevk etmek için yapılan konuşma, akıl öğretme, yol gösterme" anlamına gelir. Amacı: Mesnevinin girişinde nasihat, "kişiyi olabilecek olumsuz durumlar karşısında uyarmak, ona yol göstermek amacıyla kullanılmıştır." Dinleyiciyi kötü davranışlardan uzaklaştırmayı hedefler ve ahlaki eserler arasında yer alır. Tecrübe Aktarımı: Nasihat, "tecrübeli ihtiyarların sözü sözlerin mayasıdır" düsturuyla, bireyler arasında yardımlaşmayı ve sosyal dayanışmayı artırıcı bir işlev görür. Akıl ve Bilgiyle İlişkisi: Nasihati dinleyen kişi akıllı olarak tanımlanır ve mutluluğa erişir. Nasihat geleneği akla, bilgiye ve tecrübeye dayanır. Mesnevide Verilen Nasihatler (Örnekler):"Eyü ad isteseñ olma bilüsüz / Cihānda olmasun aduñ belüsüz" (İyi bir ünvana sahip olmak, bilgili olmakla ilişkilendirilir). "Cihānuñ varlıġına ġırra olma" (Dünyanın geçiciliği ve nefsine hâkim olma). "Saḳınġıl zerḳ ile kibr ü riyādan / Utan ‘izz ü celāl-i Kibriyādan" (İkiyüzlülük, kibir ve riyadan sakınma). "Ża’īf olanlaruñ göñli ḳavīdür / Saḳın yıḳma göñül Tañrı evidür" (Gönül kırmama ve zayıf olanlara şefkat). "Her işde Tañrıya yalvar du’ā ḳıl / Kim ansuz bitmez iş iy merd-i ‘āḳıl." (Her işte Allah'a yalvarma). Kavramların İlişkisi: Akıl, söz ve nasihat kavramları, eserin genelinde birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde işlenmiştir. "Akıl ile devletin, akıllı olmakla mutluluğun ilişkisi sıkça işlenmiştir." 18. İslamiyet Öncesi Türk Mezarları Nisa Permin Yılmaz Sarı'nın makalesi, İslamiyet öncesi Türk toplumlarında görülen mezar özellikleri, defin işlemleri ve cenaze törenleri üzerine odaklanmaktadır. Türkler, "insanlık tarihinin gelişimi açısından önemli bir topluluk" olarak kültürel değerlerini ve geleneklerini nesilden nesile aktarmışlardır. Önemli Tespitler: Kültür ve İnanç Olgusu: Bir toplumun varlığını sürdürmesi ve kültürel birliğini sağlaması için "kültür ve inanç olgusu" temel teşkil eder. İslamiyet öncesi Türkler, farklı inanç sistemlerine sahip oldukları için kültürel ve inançsal anlamda değişikliklere uğramışlardır. Ölüm Anlayışı: İslamiyet öncesi Türklerde ruh ve can kavramları "tin" kelimesiyle ifade edilmiş, ölüm "tinin bedenden çıkması" olarak algılanmıştır. "Ruhların yaşanılan yerden göğe yükselmesi" ile açıklanan bir "üçma" (cennet) inancı mevcuttu. İyi insanların mükafatlandırıldığı, kötülerin cezalandırıldığı bir sistemin var olduğu düşünülüyordu. Cehennem karşılığı olarak "tamuğ" kelimesi kullanılmıştır. Defin İşlemleri ve Cenaze Törenleri:Bekleme Süreci: Ölen insanların bedenleri belirli bir süreç sonunda defnedilirdi. Bazı toplumlarda gök cisimlerinin hareketleri, bazılarında ise mevsimsel şartların uygunluğu beklenirdi. Hunlar ve Köktürklerde, toprağın sertliği veya şanslı günler gibi nedenlerle defin ertelenebilirdi. Mevsimsel Defin: İlkbahar veya yaz aylarında ölenler sonbaharda, sonbahar veya kış aylarında ölenler ise ilkbaharda defnedilirdi. Yaprakların dökülmesi ölüme, yapraklanma ise "yeniden doğuşa, yenilenmeye" karşılık gelirdi. Kurban Sunma: Cenaze törenleri esnasında kurban sunma zaruriyeti bulunmaktaydı. Mezar Yapıları:Kurganlar: İslamiyet öncesi Türk mezarlarının en belirgin özelliği kurganlardır. Genellikle tepe şeklinde yığılmış topraktan oluşur ve "ölüler, kıymetli eşyalarıyla birlikte gömülürdü." İçlerinde at iskeletleri, değerli eşyalar ve balballar bulunurdu. Altay'daki Pazarık Kurganları (M.Ö. 2. yy), bu yapıya önemli bir örnektir. Balbal: Ölen kişinin kahramanlığını göstermek amacıyla dikilen taşlardır. Gömme Yöntemleri: Toprak mezar, oda mezar ve sandık mezar şekilleri görülmüştür. Ağaca Asma/Kremasyon: Bazı ilkel Türk boylarında (Dubo Tubas, Yakutlar gibi) ölülerin tabuta konulup ağaca asılması veya cesetlerin yakılması (kremasyon) adetleri de bulunmaktaydı. Şamanizm'in Etkisi: Şamanizm, Türklerin eski ve millî dini olarak kabul edilmekle birlikte, yaratılış, evren, dünya, ölüm, sevinç ve hüzün gibi farklı konulardaki düşünceleri, inançları ve gelenekleri içerir. Eski Türk şamanizminde "gök tanrı inancı" veya "yüce varlık inancı" tek tanrıcılıkla paralellik gösterir. 19. "Albız" Kelimesi Üzerine Düşünceler Serkan Yüksel'in makalesi, Türk mitolojisinde yer alan "albız" kelimesinin kökeni ve anlamı üzerine yaygın görüşleri sorgulayarak, kelimenin "yalmavuz" ve "albastı/alkarısı" gibi diğer kötücül varlıklarla olan mitolojik bağlantısını araştırmaktadır. Önemli Tespitler: Albız Kelimesinin Kökeni Tartışması: Genellikle araştırmacılar, "albız" kelimesinin Arapça "iblis" kelimesinin "metateze uğrayarak" oluştuğu fikrini öne sürmüşlerdir. Ancak Türkçenin birçok lehçesinde ve ağzında, İslamiyet'le hiç tanışmamış topluluklarda da (Tuva, Saha/Yakut Türkleri gibi) "albıs" veya "abaahı" şeklinde varlığını sürdürmesi bu görüşü sorgulatır. Mitolojik Bağlantı: Makale, "albız" kelimesinin kökeninin "yalmavuz" ve "albastı/alkarısı" gibi Türk mitolojisindeki diğer kötücül varlıklarla ilişkili olabileceği ihtimalini değerlendirir. Yalmavuz Karakteristikleri:Türk dünyası masallarında ve Altay dil ailesindeki milletlerin masallarında yer alır. Çok korkunç olmasına rağmen "yarı insan karakteri"ne sahiptir, konuşur, düşünür, kurnazdır ve insanları kolayca bağlayabilir. Masallarda dağ, mağara, kuyu, Kaf Dağı, yeraltı gibi insanlardan uzak yerlerde yaşayan, "çok başlı, şekil değiştirebilen, insan kanı emen, insan veya sürüleri yiyen, ruhunu başka yerlerde saklayabilen hileci bir yaratıktır." Cadı ve ihtiyar kadın olarak tasvir edildiğinde insanlarla iç içe yaşar. Yalmavuz kelimesinin kökenindeki "yal/al" kökü "ateş kültüyle" ve doğal olarak "kırmızı renkle" ilişkilendirilmiştir. Albastı/Alkarısı Karakteristikleri:Olağanüstü varlıklar arasında değerlendirilen alkarısı ya da albastı, genellikle loğusaları ve bebeklerini rahatsız eden korkunç bir yaratıktır. "Yalancılık ve hilekârlık" genel vasıfları arasındadır. Türk kültürünün yaşatıldığı hemen her bölgede bu inanca rastlamak mümkündür. "Şekil değiştirerek - yeni doğmuş çocukların ciğerlerini aldığı"na inanılır. Ortak Köken İddiası: Makale, "yalmavuz > almavuz > albavuz > albağuz > albauz > albız" şeklinde bir etimolojik gelişim önermekte ve "albız" kelimesinin kökeninin "yalmavuz"a dayanabileceğini savunmaktadır. "Al" İnancı: "Al" kelimesinin Türk mitolojisinde bir inancı temsil ettiği ve hem "albastı/alkarısı" hem de "yalmavuz" kötücül varlıklarının kökeninde yer aldığı belirtilmiştir. Bu varlıkların ortak özellikleri (şekil değiştirme, kan emme, dişi cinsiyet, yalancılık, büyücülük), onların ortak bir mitolojik kökene sahip olduğunun kanıtı olarak sunulur. 20. Sözlü Edebiyattan Yazılı Edebiyata: Gagavuz Türkçesi Birkan Uzunoğlu'nun makalesi, Hristiyan Ortodoks Türk topluluğu olan Gagavuzların sözlü edebiyat geleneğini ve günümüzdeki yazılı edebiyatın gelişimini incelemektedir. Gagavuz Türkçesi, bugün Moldova, Kuzeydoğu Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Ukrayna gibi ülkelerde konuşulmaktadır. Önemli Tespitler: Gagavuz Türkçesinin Yeri: Türk lehçeleri tasnifinde Oğuz grubuna dahildir ve günümüzde Türkiye Türkçesine en yakın lehçe olarak kabul edilir. Tarihsel kökleri Hun dönemine kadar uzanmaktadır. Sözlü Edebiyatın Rolü: Gagavuz Türkleri, 20. yüzyıla kadar yazılı edebiyat oluşturamamış ancak "çok zengin bir sözlü edebiyat" yaratmış ve "bu sözlü kültür sayesinde ulusal kimliklerini koruyabilmişlerdir." "Sözlü halk edebiyat ürünleri edebî yaratıcılığın tek dışa yansıtılmış şekli olmuştur." Ortak Kültürel Ürünler: Köroğlu destanı, Tuna Nehri motifini içeren lirik ve tarihî türküler, Nasreddin Hoca fıkraları, bilmeceler, efsaneler ve masallar gibi Türk kültürünün ortak ürünleri Gagavuzlar arasında da yaygındır. "Anadolu’da canlı olarak yaşayanlarla kıyaslandığında ortaklık ve ayniyet gösterdiği muhakkaktır." Dilsel Etkileşimler: Gagavuzlar, Bizans, Bulgar ve Romen himayesinde yaşadıkları dönemlerde Rumca, Bulgarca ve Romence gibi dilleri öğrenmek zorunda kalmışlardır. Besarabya'nın Ruslar tarafından alınmasından sonra Rusça da öğrenmişlerdir. Yazılı Edebiyatın Gecikmesi ve Gelişimi:Gecikme Nedenleri: Siyasi birlik oluşturamamaları, mensubu oldukları ülkelerin dillerini kullanmak zorunda kalmaları, Sovyet dönemindeki "çok milletli yapıdan tek bir millet yaratma çabaları" ve kendi dillerinde eğitim yapamamaları gibi nedenler, çağdaş Gagavuz edebiyatının gecikmesine yol açmıştır. Ayrıca maddi imkânsızlıklar ve aydın yetişememesi de etkili olmuştur. Dönüm Noktaları:Karamanlı Türkleri ile İlk Temas: Gagavuz Türklerinin yazılı metinlerle ilk karşılaşmaları "Karamanlılar yoluyla gerçekleşmiştir." Grek harfli dinî metinler Gagavuzlar tarafından okunmuştur. İlk Yazılı Eser: Viyana'da basılan Psaltır (1810) Gagavuz Türkçesiyle yazılan ilk eserdir ve dini kaynakları kendi dillerinde okuma isteğinin yansımasıdır. Mihail Çakır'ın Katkıları: 20. yüzyıl başlarında Gagavuz Türkçesinin yazı dili haline gelmesi için Mihail Çakır'ın önderliğinde çabalar gösterilmiştir. Çakır, Gagavuzca yayınlar yapmış ve Besarabiealâ Gagauzlarân İstorieasâ (1934) adlı eseriyle önemli bir atılım sağlamıştır. Alfabe ve Yayın Hayatı: 1957 yılında Kril kökenli 29 harfli bir alfabe geliştirilmiştir. Bu alfabe ile "Diyonis Tanasoğlu tarafından yayınlanan 'Bucak’tan Sesler' (1959)" gibi ilk kitaplar ve birçok dergi/gazete (örneğin Gagauz Sesi) yayımlanmıştır. Eğitim ve Üniversite: Gagavuz Türkçesinde ana dili ders kitapları hazırlanmış ve okullarda okutulmaya başlanmıştır. 1991 yılında Komrat'ta Gagavuz Devlet Üniversitesi açılmıştır. İmla Birliği Çabaları: Kiril ve Latin alfabelerinde imla birliğinin olmaması sorunu, 1994'te Gagavuz Dili İmla Kılavuzu ve 1997'de Gagavuz Dilinin Orfografik Laflıı gibi çalışmalarla çözülmeye çalışılmıştır. Yazarlar Birliği: 1999 yılında Gagavuz Yazarlar Birliği Komrat'ta kurulmuştur. Çağdaş Edebiyatın Durumu: 1950'lerde başlayan Çağdaş Gagavuz Edebiyatı, kısa süreli duraklamalar yaşasa da günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Şiir, çağdaş Gagavuz edebiyatının en önemli türüdür. Folklorik unsurlarla başlamış, daha sonra çağın yeniliklerine açılmıştır. Nikolay Arabacı, Nikolay Tanasoğlu ve Mina Köse gibi isimler önemli temsilcileridir. Kimlik ve Varlık: Gagavuz Türkleri, "Ruslaştırma, Helenleştirme, Bulgarlaştırma ve Romenleştirme politikalarına" rağmen bugün "dünya çapında tanınan ve saygı duyulan bir Türk halkı" olarak varlığını sürdürmektedir. Dil ve kültürlerini yaşatma çabaları, kimliklerini korumalarında hayati rol oynamıştır. ... Devamını Oku