1. Giriş ve Araştırmanın Önemi Kur'an, inzalinden günümüze kadar insanların hayatına yön veren ve anlamlandıran bir mesaj olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, Kur'an'ı anlama ve yorumlama çabası içerisinde olmuşlardır. Bu çabalar sonucunda sayısız tefsir eseri ortaya çıkmıştır. Tarihsel süreçte bu yorumlama faaliyetleri, müelliflerin yaşadıkları siyasi, sosyal, coğrafi ve ekonomik şartlar nedeniyle farklılaşmıştır. Bu çalışma, "klasik dönemden bugüne Kur’an’ı tefsir etme ameliyesind e nasıl bir değişiklik oldu?" sorusuna yanıt aramaktadır. Klasik dönemi temsil eden ilk tam tefsir olarak kabul edilen Mukâtil b. Süleyman'ın "et-Tefsiru’l-Kebîr"i ile çağdaş dönemi temsil eden Muhammed Âbid el-Câbirî'nin "Fehmu’l-Kur’âni’l-Hakîm" adlı eseri karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma, tefsir ilimlerinin tedvin sürecini ve Kur'an'ın yorumlanmasındaki farklılıkları ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. 2. Müfessirlerin Hayatları ve Yaşadıkları Dönemler 2.1. Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767) Kimliği ve Hayatı: Ebu'l Hasen Mukâtil b. Süleyman b. Beşir el-Ezdî el-Belhî olarak bilinir. Mevâlîden olup Benû Ezd'e intisap etmiştir. Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte h. 50 ile 80 yılları arasına tarihlendirilir. Belh'te doğmuş, Merv, Basra, Bağdat ve Mekke gibi ilim merkezlerinde bulunmuştur. Vefat tarihi h. 150'dir. İlmi Şahsiyeti: Hadisçi yönü eleştirilmiş, hatta bazı alimler tarafından bid'atçılıkla itham edilmiştir. En çok eleştirilen yönü rivayet naklinde sened kullanmamasıdır. Akaid ilmiyle de ilgilenmiş, Cehm b. Safvan ile tartışmış ve Sıfâtiyye grubunda yer almıştır. Şiî veya Mürcî olduğu iddiaları olsa da tefsirinde bu mezheplere mensubiyetini gösteren açık deliller bulunmamaktadır. Ancak genel olarak tefsir ilminde önemli bir yere sahip olduğu ve sonraki dönem tefsirlere kaynaklık ettiği kabul edilir. İmam Şafii onu tefsirde takip edilmesi gereken üç kişiden biri olarak zikretmiştir. Eserleri: Kaynaklarda on iki eserinden bahsedilse de günümüze "Kitâbu’t-Tefsîri’l-Kebîr" (et-Tefsîru’l-Kebîr), "Kitâbu Tefsîri Hamsi Mi’e Âyeh" ve "Kitâbu’l-Vücuh ve’n-Nezâir" adlı üç eseri ulaşmıştır. "et-Tefsîru’l-Kebîr" elimize ulaşan en erken dönem müdevven tefsirdir. Dirayet tefsiri olmakla birlikte rivayetlere sıkça yer vermiştir. İsrailiyat barındırması da dikkat çeken özelliklerindendir. 2.2. Muhammed Âbid el-Câbirî (1935 - 2010) Kimliği ve Hayatı: 27 Aralık 1935'te Fas'ın Fecîc bölgesinde doğmuştur. Ana dili Berberi'cedir. Hem geleneksel medrese eğitimi hem de Fransız okullarında Batı eğitimi almıştır. 1970 yılında felsefe alanında doktorasını tamamlamış ve felsefe profesörü olarak görev yapmıştır. 2010 yılında vefat etmiştir. İlmi Şahsiyeti: 1970'lerden itibaren İslam dünyasında tanınmış, zengin birikimi ve farklı düşünceleriyle son dönem Müslüman düşünür dünyasına damga vurmuş bir alimdir. Fas'ın sömürgecilik dönemi ve bağımsızlık mücadelesi gibi siyasi ve sosyal olayların içinde aktif rol oynamıştır. Eserleri: Onlarca eser kaleme almıştır. Önemli eserlerinden bazıları "el-Asabiyye ve’d-Devle", "Nahnu ve’t-Türâs", "Tekvînu’l-Akli’l-Arabî", "Bünyetü’-Akli’l-Arabî", "el-Aklu’s-Siyâsiyyu’l-Arabî" ve "Fehmu’l-Kur’âni’l-Hakîm"dir. "Fehmu’l-Kur’âni’l-Hakîm" isimli tefsiri, bu çalışmanın ana kaynağını oluşturmaktadır. Bu tefsirde, Kur'an'ı Hz. Peygamber'in (s.a.s) sireti eşliğinde, nüzul tertibine göre yorumlamıştır. 3. Tefsir Tarihinde İkinci ve On Beşinci Tabakalar İkinci Tabaka (hicri 101-200): Tâbi'în ve etbaut-tâbi'în müfessirlerinden oluşur. Vahyin birinci derece muhataplarından sonraki kuşaklardır. Tefsir metotları Kur'an'ın Kur'an'la tefsiri, sünnete müracaat ve sahabe kavli şeklindedir. İsrailiyat bu dönemde tefsir malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mukâtil b. Süleyman bu tabakanın önemli temsilcilerindendir. On Beşinci Tabaka (hicri 1401 sonrası / miladi 1981 sonrası): Günümüzde hala devam eden bir döneme tekabül eder. Bu dönemde geleneksel, bilimselci, tasavvufi/işari, sosyolojik ve eklektik tefsirler gibi farklı eğilimlerde birçok tefsir yazılmıştır. Muhammed Âbid el-Câbirî bu tabakanın çağdaş temsilcilerindendir. 4. Kur'an'ın Tanımlanması Açısından Karşılaştırma 4.1. Kur'an Tanımı Mukâtil b. Süleyman: Somut ve disipliner bir Kur'an tanımı yapmamıştır. Kur'an'ın "Burhan, Nur, Kelamullah, Furkan, Sözün en güzeli, Zikr, Hüdâ, Hikmet, Hakk, Mâ, Kütüb" gibi farklı isimleri olduğunu belirtmiştir. Kur'an'ın inzal süreci hakkında yer yer tutarsız bilgiler aktarmıştır. Kur'an'ın mesajının kıyamete dek süreceğini ve tüm insanlık ile cinlerin muhatap olduğunu savunmuştur. Kur'an'ın "muhdes" olduğunu belirtmiş, bununla mahlûk olduğunu değil, dünyaya inişinin sonradan gerçekleştiğini kastetmiştir. Arapça olmasının, hükümlerinin anlaşılması için gerekli olduğunu vurgulamıştır. Muhammed Âbid el-Câbirî: "Kur'an" kelimesinin hemzeli kökten ("okumak") geldiğini savunmuştur. Klasik tanımların Halku'l-Kur'an tartışmalarının etkisiyle mezhepsel olduğunu belirtmiş, Kur'an'ı en iyi Kur'an'ın kendisinin tanımlayabileceğini savunmuştur. Kur'an'ın Allah'ın vahyidir, Cebrail (a.s.) tarafından Hz. Muhammed'e (s.a.s.) Arapça olarak indirilmiştir ve önceki kitaplarla aynı karakterdedir gibi özelliklerini ayetlerle açıklamıştır. Kur'an kelimesinin tarihi sürecini incelemiş, "ez-zikr" kelimesinden "Kur'an" kelimesine tedrici geçişi belirtmiştir. "Kitab" kelimesinin ise vahyin bir kitap miktarına ulaşmasıyla kullanıldığını ifade etmiştir. Mukayese: Mukâtil, Kur'an kavramı hakkında doğrudan bir tanım çabası gütmezken, Câbirî Kur'an'ın kendi kendini tanımlaması ilkesini benimseyerek modern bir yaklaşım sergilemiştir. Her ikisi de Kur'an'ın isimleri, hükümleri ve dili gibi konularda Kur'anî açıklamalarda bulunmuştur. 4.2. Vahiy Tanımı Mukâtil b. Süleyman: "Vahiy" kelimesini beş farklı anlamda yorumlamıştır: "Hakiki Vahiy" (peygamberlere gelen), "ilham" (havarilere, bal arısına), "emir" (Allah'ın göğe emretmesi, şeytanların birbirine emretmesi), "yazı" (Hz. Zekeriyya'nın kavmine vahyetmesi) ve "söz" (yeryüzünün haberlerini anlatması). Ayrıca "ruh" kelimesine de vahiy anlamı vermiştir. Muhammed Âbid el-Câbirî: Vahyin arka planını, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) risalet öncesi deneyimlerini ve Kureyş'in vahye tepkilerini rivayetlerle ele almıştır. Vahyin fetret süresi gibi konulara değinmiştir. Vahiy tecrübesinin insanüstü olduğunu ve Hz. Peygamber'i (s.a.s.) hem fiziksel hem de manevi olarak zorladığını belirtmiştir. İnkarcıların vahyi reddetme sebeplerini (elçinin beşer olması, önderlerden olmaması, inananların fakir olması, hissi mucize getirmemesi) Kur'anî ifadelerle açıklamış, asıl sebebin ise ekonomik çıkarların tehlikeye girmesi olduğunu savunmuştur. Vahiy kelimesinin sözlük anlamlarının Arapların ufkuna uygun olduğunu, ancak Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gelen vahyin Araplarca bilinmeyen bir tür olduğunu belirtmiştir. Vahyi üç çeşide ayırmıştır: varlıkların emre itaati, perde arkasından seslenme ve Cebrail vasıtasıyla gelen vahiy. Mukayese: Mukâtil, vahiy kelimesinin Kur'an'daki farklı kullanımlarını sıralarken, Câbirî vahyin tarihi, sosyolojik ve psikolojik arka planını daha kapsamlı bir şekilde incelemiş ve vahiy kavramına ilişkin detaylı bir çerçeve sunmuştur. 4.3. Ayet Tanımı Mukâtil b. Süleyman: "Ayet" kelimesine "Kur'an-ı Kerim surelerinden belli bölümler", "ibret", "alamet", "mucize" ve "Kur'an'ın tamamı" gibi farklı anlamlar yüklemiştir. Bakara 2/61 gibi bazı ayetlerde "ayetler" kelimesini Kur'an'ın tamamı olarak yorumlaması, o bağlamın tarihi akışı içinde tutarsız görünmektedir. Alak Suresi'nin ilk beş ayetinin ilk inen ayetler olduğunu belirtirken, beşinci ayet için verdiği sebeb-i nüzul rivayetiyle anakronik bir durum oluşturmuştur. Muhammed Âbid el-Câbirî: "Ayet" kelimesinin kökenindeki "alamet, ibret ve mucize" anlamları üzerinde durmuştur. Bu kavramı tanımlamanın zorluğunu vurgulayarak Kur'an'daki kullanımlarını incelemenin daha doğru olduğunu belirtmiştir. "Ayet" kelimesinin Kur'an'da geçtiği her yerde sözlük anlamıyla kullanıldığını, "tilavet" eylemiyle yan yana kullanıldığında dahi anlamının değişmediğini savunmuştur. Bu görüşünü nesh ve müteşabih hakkındaki görüşlerine dayanak yapmıştır. "Ayet" kavramının Kur'an'da "Allah'ın gücünü ve kudretini gözler önüne sermek" anlamında kullanıldığını ifade etmiştir. Mukayese: Mukâtil, "ayet" kelimesini hem Kur'an cümlesi hem de sözlük anlamlarında kullanırken, Câbirî bu kelimenin Kur'an'da sadece sözlük anlamında (alamet, ibret, mucize) kullanıldığını savunarak farklı bir konuma yerleşmiştir. 4.4. Sure Tanımı Mukâtil b. Süleyman: Sure kelimesi için doğrudan bir tanım yapmamıştır. Tefsirinde her surenin başında o surenin Mekkî/Medenî oluşu ve ayet sayısı gibi bilgiler vermiştir. Tefsirini Mushaf tertibine göre yapmıştır. Muhammed Âbid el-Câbirî: "Sure" kelimesinin Kur'an'da ıstılahi manada kullanıldığını, inkarcılara meydan okunan ayetleri referans göstererek belirtmiştir. Mushaf tertibinin tevkîfî olduğunu, ancak bu tertipteki ölçütün (istisnalar dışında) uzunluk-kısalık olduğunu savunmuştur. Mekkî-Medenî ayrımındaki bilgilerin yorumlara dayalı olduğunu ve sahabeden kesin bilgi ulaşmadığını belirtmiştir. İlk ve son inen sure/ayetler hakkındaki ihtilafların şaşırtıcı olduğunu ifade etmiştir. Nüzul tertibini esas alarak tefsirini yapmıştır. Mukayese: Mukâtil, sure kavramına yüzeysel yaklaşırken, Câbirî surelerin tertibi, Mekkî-Medenî ayrımı ve nüzul sıralaması gibi konularda daha detaylı ve eleştirel bir yaklaşım sergilemiştir. 4.5. Kıraatlere Yaklaşımları Mukâtil b. Süleyman: Kıraatler üzerine bir eser kaleme almasına rağmen, tefsirinde yirmi dört yerde kıraat farklılıklarına değinmiş ve sadece İbn Mes'ud ile Übey b. Ka'b'ın kıraatlerine yer vermiştir. Bu kıraat vecihleri sahih kıraat imamlarının okuyuşlarında bulunmamaktadır ve şaz kıraatlerdir. Tefsirini genel olarak Asım kıraatinin Hafs rivayeti üzere yapmıştır. Kıraatleri tefsir mahiyetinde kullanmıştır. Muhammed Âbid el-Câbirî: Kıraatlerin ortaya çıkışını alenî davetin başlamasından sonraya dayandırmış ve bunun Arap kabilelerinin farklı lehçeleriyle Kur'an okumalarından kaynaklandığını belirtmiştir. "Yedi harf" ifadesinin anlam çerçevesinin tam olarak belirlenemediğini ifade etmiştir. Harf-kıraat karmaşasının Kur'an ilimleri müelliflerinin fiziki ilişki kurmalarından kaynaklandığını, kıraatlerin ise hicri üçüncü asırda kesinleştiğini savunmuştur. Erken dönem Arap yazısının özellikleri ve Kur'an öğretiminin şifahi olması gibi sebepleri kıraat farklılıklarının ortaya çıkışında amil olarak göstermiştir. Tefsirinde çok sık olmasa da kıraat farklılıklarına değinmiş, bağlama uygun bulduğu kıraati tercih etmiştir. Şaz kıraatleri de kullandığı olmuştur. Mukayese: Mukâtil, dönemin kıraat tasnifi henüz oturmadığı için şaz kıraatlere yer verirken, Câbirî hem sahih hem de şaz kıraatlere değinmiş ancak bağlamı merkeze alarak tercihlerde bulunmuştur. Câbirî, kıraat olgusunun tarihi ve sosyolojik arka planına daha fazla vurgu yapmıştır. 5. Tefsir Usulü Açısından Karşılaştırma 5.1. Nesh Mukâtil b. Süleyman: Kur'an'da neshin varlığını kabul etmiştir. Neshi "bir objeyi bir başka obje ile değiştirmek" olarak tanımlamıştır. Kur'an'da altmış dört kadar ayetin neshedildiğini savunmuştur. Neshin yalnızca beşer düzeyinde gerçekleştiğini, Allah katında bir eksilme olmadığını belirtmiştir. "Seyf ayeti" olarak bilinen Tevbe 9/5. ayetinin yirmi dört ayeti neshettiğini iddia etmiştir. Ancak bu yaklaşım, nesh teorisindeki "ağır hükmün hafif bir hükümle tebdil edilmesi" kuralına aykırılık teşkil etmektedir, zira "Seyf ayeti" şiddeti, neshettiği ayetler ise barışı içermektedir. Çoğu nesh ilişkisi kurduğu ayet arasında müfessir-müfesser ilişkisi olduğu görülmüştür. Kur'an'ın kendinden önceki tüm kitapları neshettiğini de savunmuştur. Muhammed Âbid el-Câbirî: Kur'an'da mensuh herhangi bir ayetin bulunmadığını savunan katı bir tavır sergilemiştir. Neshi kabul edenlerin argümanlarını çürütmeye çalışmıştır. Neshin aklen mümkün olup olmadığını, Kur'an ve sünnetin birbirini neshedip edemeyeceğini gibi konulardaki tartışmaları ele almıştır. "Ayet" kelimesinin Kur'an'da "Kur'an cümlesi" anlamına gelmediğini, bu nedenle bir ayetin başka bir ayeti neshedebileceği iddiasının temelden yanlış olduğunu belirtmiştir. Nesh olarak kabul edilen durumların aslında umum-husus, mutlak-mukayyed, mücmel-mübeyyen, müphem-muayyen gibi açıklamalarla tedricilik olarak anlaşılabileceğini ifade etmiştir. Sebeb-i nüzul rivayetlerinin metinsel bağlamı ortadan kaldıramayacağını vurgulamıştır. Mukayese: Mukâtil, nesh kuramını geniş kapsamlı bir şekilde işletmiş ve Kur'an'da birçok neshin var olduğunu savunurken, Câbirî Kur'an'da mensuh hiçbir ayetin olamayacağını iddia ederek bu konuda tam tersi bir tavır sergilemiştir. 5.2. Müteşâbihu'l-Kur'ân Mukâtil b. Süleyman: Muhkem ayetleri "kendisiyle amel edilen ayetler" olarak tanımlamış ve En'am 6/101-103. ayetlerini buna örnek göstermiştir. Müteşabihlerin, Yahudileri şüpheye düşürmek için kullanılan dört huruf-ı mukattaa (الم, المص, المر, الر) olduğunu belirtmiştir. Te'vilin ise ümmetin kıyamete dek hüküm süreceği bilgisi olduğunu savunmuştur. Haberi sıfatlar konusunda tutarlı bir usul izlememiş, bazılarını zahiri anlamıyla alırken bazılarını te'vil etmiştir (örn. "kürsi"yi zahiri anlam, "Allah'ın gelmesi"ni zahiri anlam, "Allah'ın eli"ni te'vil). Muhammed Âbid el-Câbirî: Kur'an'da anlamı belirsiz ayet veya kelime bulunmadığı tezini benimsemiştir. Müteşabih konusunun, özellikle Emevi döneminden sonra siyasi çekişmelerle ortaya çıktığını savunmuştur. Bu konudaki sorunları çözmek için ayetlerin metin içi bağlamına, nüzul sırasına ve sebeb-i nüzullerine başvurulması gerektiğini belirtmiştir. "Ayet" kelimesinin Kur'an cümlesi anlamına gelmediğini, bu nedenle bir ayetin diğerini muhkem ya da müteşabih yapamayacağını ifade etmiştir. Âl-i İmran 3/7. ayetini Hristiyanların Hz. İsa'ya uluhiyet isnadı bağlamında yorumlamış ve "müteşabih" kavramının, Arapların bilmediği meseleleri onların bildiklerine benzeterek anlatan ayetler olduğunu savunmuştur. Muhkem ayetlerin ise Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden ilahi fiiller olduğunu belirtmiştir. Haberi sıfatlar konusunda genellikle yorum yapmaktan kaçınmış, ancak "Allah'ın eli"ni "Allah'ın gücü" olarak te'vil etmiştir. Mukayese: Mukâtil, Kur'an'da muhkem ve müteşabih ayetlerin varlığını savunurken, Câbirî Kur'an'ın tümünün muhkem olduğu ve anlaşılamayacak bir ayet bulunmadığı görüşündedir. Câbirî, müteşabih kavramına ilişkin eleştirel ve bağlam odaklı bir yaklaşım sergileyerek kendisini klasik görüşlerden ayırmıştır. 5.3. Huruf-ı Mukattaa Mukâtil b. Süleyman: Huruf-ı mukattaa hakkında genel bir usul geliştirememiştir. Ebced hesabının Yahudiler tarafından ümmetin ömrünü hesaplamak için kullanıldığını ve bunun küfre düşmeye yol açtığını belirtmiştir. Tâhâ suresindeki "طه" harflerini Süryanice'den "ey adam", Yasin suresindeki "يس" harflerini Tayy lehçesinden "ey insan" olarak yorumlamıştır. Kalem suresindeki "ن" harfi için "yerin altındaki denizde var olan balık" gibi İsrailiyat ağırlıklı bir tevil yapmıştır. "ق" harfini de yeşil zümrütten bir dağ olarak tanımlayarak fabl türü özellikler yüklemiştir. Muhammed Âbid el-Câbirî: Huruf-ı mukattaalar hakkında tefsir tarihinde görüş birliğinin olmadığını belirtmiştir. Bu konudaki görüşlerini Kâf suresinin başındaki (ق) harfi tefsirinde belirtmeye başlamıştır. Câbirî'nin huruf-ı mukattaa hakkındaki detaylı görüşleri verilen metinde yer almamaktadır, ancak genel olarak klasik müfessirlerin çok sayıda ve farklı yorumlar yaptığını belirtmiştir. Mukayese: Mukâtil, huruf-ı mukattaaları genellikle dönemin rivayetleri ve etimolojik yaklaşımlarla yorumlamış, bazı yorumları İsrailiyat'tan etkilenmiştir. Câbirî'nin bu konudaki detaylı yorumlarına yer verilmemekle birlikte, genel olarak bu harflerin işlevleri ve anlamlarının mahiyeti hakkında müfessirlerin farklı görüşlere sahip olduğunu belirtmesi, klasik dönemdeki bu çeşitliliğe dikkat çekmektedir. 6. Sonuç Bu çalışma, tefsir geleneğindeki iki önemli figür olan Mukâtil b. Süleyman ve Muhammed Âbid el-Câbirî'nin Kur'an'ı anlama ve yorumlama yaklaşımlarındaki temel farklılıkları ve benzerlikleri gözler önüne sermektedir. Mukâtil b. Süleyman: Klasik dönemin temsilcisi olarak, tefsirinde rivayetlere, İsrailiyat'a ve dönemin kültürel bilgilerine geniş yer vermiştir. Kur'an'ın temel kavramlarını (Kur'an, vahiy, ayet, sure) tanımlarken doğrudan, kitabi bir usulden ziyade, mevcut rivayetler ve lafzi açıklamalar üzerinden hareket etmiştir. Neshin kapsamını oldukça geniş tutmuş ve birçok ayet için nesh iddiasında bulunmuştur. Müteşabih ayetler konusunda da bazen zahiri anlamı benimserken bazen de te'vile gitmesiyle tutarlı bir metodolojiye sahip olmadığı görülmüştür. Kıraatlerde ise şaz kıraatleri dahi tefsir amaçlı kullanmıştır. Muhammed Âbid el-Câbirî: Çağdaş dönemin bir temsilcisi olarak, Kur'an'ı anlama ve yorumlamada daha eleştirel, bağlam odaklı ve sistematik bir yaklaşım sergilemiştir. "Kur'an Kur'an'ı tefsir eder" ilkesini benimsemiş ve fıkhi neshin Kur'an'da var olmadığını savunmuştur. Müteşabih kavramına ilişkin geleneksel yorumları sorgulamış ve Kur'an'da anlaşılamayacak bir ayet bulunmadığı tezini ortaya koymuştur. Tefsirini nüzul tertibine göre yapması ve ayetlerin tarihi-sosyal bağlamlarına vurgu yapması, onun modern tefsir anlayışının önemli bir göstergesidir. Özetle, Mukâtil dönemsel birikimin ve rivayet geleneğinin bir yansıması olarak tefsirini oluştururken, Câbirî modern eleştirel düşünceyle Kur'an'a yaklaşarak, geleneksel tefsir usullerini sorgulamış ve Kur'an'ı kendi bütünlüğü ve bağlamı içinde anlama çabası gütmüştür. Bu iki müfessirin yaklaşımları, İslam düşüncesindeki tefsir metodolojisinin zaman içinde nasıl evrildiğini açıkça göstermektedir. ... Devamını Oku