1. Genel Bakış ve Temel Yaklaşım Yaşar Bayar'ın "Özgül Kimlikleri Ekseninde Şehir Paradigaları: Kaşgar’dan Endülüs’e Türk-İslâm Şehirleri" adlı eseri, şehirlerin sadece fiziksel yapılar olmaktan öte, medeniyetlerin ruhunu, kültürel kimliğini ve insan-mekan ilişkisini yansıtan canlı organizmalar olduğunu vurgulamaktadır. Kitap, kadim kültürlerden günümüze şehirlerin nasıl algılandığını, inşa edildiğini ve dönüştüğünü incelerken, özellikle Türk-İslam şehirlerinin kendine özgü değerler sistemini mo dern kentleşmenin getirdiği sorunlarla karşılaştırmaktadır. Yazar, bu çalışmasıyla "Uluslararası Şehir ve Edebiyat Birincilik Ödülü"nü kazanmıştır. 2. Şehir Kavramının Kökeni ve Anlamı Dini ve Kozmik Sembolizm: Kadim kültürlerde şehirler, rastgele yerleşim yerleri olarak değil, kozmosun (evrenin) yapısını örnek alarak inşa edilmişlerdir. Şehirlerin semavi veya ilahi prototiplere sahip olduğu, hatta cennetten ilhamla tasarlandığı inancı yaygındır. Batı geleneğinde Kudüs, ilahi prototipe göre inşa edilen şehirlerin en iyi bilinen örneğidir. "Bazı kaynaklara göre Kudüs, daha insanlar tarafından inşa edilmeden önce Yaratıcı tarafından meydana getirilmiş bir şehirdi." Şehrin kurulacağı yere kozmik bir önem atfedilmiş, buranın dünyanın merkezi olduğuna inanılmıştır (örneğin Babil, "tanrıların kapısı" olarak görülmüştür). Medine ve Medeniyet Anlayışı: Arapça "şehir" kelimesi "ay" anlamına gelirken, "kent" anlamına gelen kelime "medine"dir. "Medeniyet" kelimesi "medine"den, o da "din"den ve "deyn" (borç) kelimesinden türemiştir. Bu durum, dinin özünde yatan ontik bir alışveriş mantığını gösterir: Allah-insan ve insan-insan arasındaki alışveriş. Din, insanın maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılamak için gönderilen "ilahî bir ekonomi"dir ve medine, dinin yaşandığı yer ve tarzı ifade eder. "Medine, lâfzen 'dini yaşama yeri ve tarzı' anlamına gelir." Geleneksel dünya görüşüne göre şehir, vahdet, uyum, hiyerarşi ve otarşi (kendi kendine yeterlilik) prensipleriyle işleyen bir bedendir. Külliye Kavramı: Şehir bedeninin iskeleti külliye olarak belirginleşir. Cami etrafında medrese, mektep, kütüphane, zâviye, türbe, sebil, çeşme, imarethane, han, hamam, kervansaray, tabhane, darüşşifa, helâ ve hazire gibi binalardan oluşan külliyeler, insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere tevhidî bir mantıkta buluşur ve kozmik bir vahdet oluşturur. 3. Tarihsel Süreçte Şehirleşme Modelleri Kadim Dönem Şehirleri: İlk planlı şehir örnekleri M.Ö. üçüncü bin yıla kadar uzanır. Hindistan'da Mohenjo Daro ve Mezopotamya ile Mısır'da görülen "gridiron formu" gibi modeller, insan yapımı yapılarla kutsal güçler arasında irtibat kurma kaygısından doğmuştur. Yunan şehir planlamacılığına dair fikirler M.Ö. beşinci yüzyıla kadar pek rastlanmazken, Roma şehirleri "cardo" ve "decumanus" eksenleri üzerine kurulan "castrum" modeliyle daha planlı bir yapıya sahipti. Ortaçağ Şehri – "Organik" Yapı: Ortaçağ şehirleri, Saint Augustine'nin "Tanrı'nın Şehri" kavramında görüldüğü gibi, dünyevi ve semavi nosyonlar arasında bir irtibat bulunmamasıyla karakterizedir. Gerçek şehirler söz konusu olduğunda ise planlı bir anlayıştan ziyade "tabii olarak büyüyen şehir" anlayışı hakimdir. "Ortaçağ şehirlerinin dar ve salmanvari dolambaçlı sokakları ve güzel, bir anda ortaya çıkıveren şaşırtıcı manzaraları tıpkı romantik dönemin yazarlarının tasvirlerinde resmedilen ortaçağ’ın 'organik hayatı'nın ifâdesi ve yansıması olarak değerlendirilebilir." Rönesans Dönemi Şehir Düşüncesi: Rönesans, ideal şehrin reel şehirle özdeş olması gerektiği fikrini ortaya koymuştur. Leon Battista Alberti ve Filarete gibi mimarlar, rasyonel, fonksiyonel ve estetik ilkelere (simetri) dayalı, insan ölçütünü esas alan şehir planları geliştirmişlerdir. 15. yüzyılda ideal şehir, rasyonel ve dünyevi bir yapıya sahipken, 16. yüzyılda ütopyacı şehir planlamacılığı ön plana çıkmış ve Tommaso Campanella'nın "Güneş Şehri" gibi dairesel formda, semavi bir örgütlenmeye sahip şehir modelleri tasarlanmıştır. Modern Şehir Planlamacılığı: Aydınlanma dönemi, şehri bir erdem yeri olarak kavramıştır. 19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile geleneksel şehir, modern kente dönüşmüştür. Le Corbusier gibi mimarlar, "her şeyi insan ölçütüne göre" yapmaya çalışmış ve "Athens Şartı" gibi belgelerle modern şehirlerin planlamacılık problemlerine dair temel konuları özetlemiştir. Ancak yazar, modern kentin krizini, modern dünya görüşündeki "illet"e nüfuzla anlaşılabileceğini belirtir. 4. Geleneksel Medine ile Modern Kent Arasındaki Farklar Medine'nin Fonksiyonelliği: Geleneksel şehirde (medine), fıtri hayat tarzı "ekonomi olarak din" anlayışınca belirlenir. Ev ve şehir, insanın maddi ve manevi tüm ihtiyaçlarını karşılayacak otarşik bir birim olarak tasarlanmıştır. Cami, medrese ve çarşı gibi unsurlar şehir hayatının merkezindedir. "Şehirler medeniyetin, camiler de şehirlerin ruhudur." Modern Kentin Sorunları: Modern kentte ise seküler hayat tarzı "din olarak ekonomi" anlayışının sistemleşmiş şekli olan kapitalizm tarafından belirlenmektedir. Kent, mekanistik, hendese mantığına göre yapay olarak oluşturulmuş, ruhu olmayan bir mekandır. Sanayi Devrimi ve kapitalizm, geleneksel şehirlerin organik, ahlaki kimliklerini yok ederek ev/pazar ayrışmasını, kutsal/profan ve özel/kamusal ayrışmasını beraberinde getirmiştir. George Simmel'in ifadesiyle, "Metropol kalabalığıyla kıyaslandığında insanın kendini böylesine yalnız, böylesine kaybolmuş hissettiği başka bir yer yok." Kimlik Kaybı ve Yabancılaşma: Modern kentleşme, insanların toprakla temasını keserek şiddeti artırmakta, ölümü unutturma kültürü yaygınlaşmaktadır. "İnsanlar giderek mezarların şehirlerin dışına taşınmasıyla ölümün unutulduğu bir kentte yaşıyorlar." Kent, insanları yalıtılmış, atomize bireyler haline getirmiş, komşuluk ilişkilerini zayıflatmıştır. Bu durum, "modern hayatın insanı en çok depresyon ve panik bozukluğu rahatsızlıklarını yaşıyor" gibi ciddi psikolojik ve sosyal sorunlara yol açmaktadır. 5. Türk-İslam Şehirlerinin Özgün Kimliği ve Sorunları İslam Şehirlerinin Temel Özellikleri: İslam medeniyeti bir kırsal kültür değil, bir şehir kültürüdür. Müslümanların kurduğu şehirlerin merkezinde cami, çarşı ve okul bulunur. Şehir, bu üçlünün çevresinde halka halka genişler. Osmanlı şehirleri, topoğrafyanın verdiği imkanlardan yararlanarak İstanbul'u tarihi yarımada, Eyüp Sultan, Galata ve Üsküdar gibi farklı merkezlerle bir metropol haline getirmiştir. "Osmanlı mekân idrakinin bir yansıması olarak ortaya çıkan sanat eserinde bu mekân tasavvuru; mekânın sonsuzluğunu idrak edecek bir şekilde mimarînin düzenlenmesi esas olduğu gibi, şehir de sonsuz mekân idrakine can verecek, aralarında insanların hareket ettiği, birinden öbürüne gittiği sonsuzluk içerisinde şahsiyeti olan varlıklardan kurulmuş bulunmaktadır." Osmanlı Şehircilik Anlayışı: Osmanlı şehirleri, Helenistik Batı felsefesinin durağan varlık telakkisine karşılık, hayatın dinamik bir süreç olduğu anlayışına sahipti. Şehirler, masa başında değil, cemaatin muvafakatiyle oluşturulurdu. Evler ahşaptan, camiler ve saraylar ise taştan inşa edilirdi. "Maddi dünya ile manevi dünyanın barışık olduğu, âbidelerin etrafında güzel bir dünyada yaşamaları için bina yapma hakkı mahallelinin inisiyatifine verilmekte, bu hak da yapının mahalledeki camiden, caminin minaresinden daha yüksek olmaması kaydıyla kullanılmaktadır." Bu, insana saygı medeniyetinin bir yansımasıydı. Modernleşme ve Değer Kaybı: Türkiye'deki modernleşme süreci, geleneksel şehirlerin dokusunu tahrip etmiş, "edepten medeniyete" geçişle birlikte Batılılaşma ve sekülerleşme yaşanmıştır. Apartmanlaşma, mahalle kültürünün yok olmasına, komşuluk ilişkilerinin zayıflamasına yol açmıştır. "Osmanlı atası eski düzenin merkezî özelliklerini temsil ediyordu: hiyerarşi, sebat ve mutlak otorite. Yeni adam ise bu değerlerin yıkıldığı, eşler arasındaki duygusal mesafenin yerini sevgi ve arkadaşlığa bıraktığı, erkek ve kadınların duygusal bakımdan çocuklarıyla ilgili ve onlara yakın olduğu, evli çiftlerin büyüklerinden bir parça özerk kalabildiği bir aile ortamına özlem duymaktaydı." Erzurum Örneği: Erzurum, tarihi mirasını ve kültürel değerlerini günümüze taşıyan stratejik bir şehirdir. Ancak modernleşme ile birlikte çarpık yapılaşma ve tarih bilincsizliği yüzünden tarihi dokusu ve kapıları kaybolmaktadır. "Erzurum’un kapılarından en şanslısı, Kars Kapı oldu. Askeri bölge içerisinde bulunuyor olması sebebiyle devamlı koruma altında tutulan Kars Kapı, şehri çevreleyen surları göstermesi açısından büyük bir öneme sahipken, İstanbul Kapı ise, âlemcilerin mekânı olmuş durumda." Yazar, "marka şehir" ritüellerinin Erzurum'un ruhunu ve tarihi dokusunu tahrip ettiğini, lüks, konfor ve gösteriş gibi seküler değerlerin İslam mimarisini oluşturan adalet, tevazu ve sadelik gibi yüce değerlerin yerini aldığını belirtir. Bursa Örneği: Bursa, Osmanlı'nın uzun süre göz bebeği olmuş, mimari, dini ve kültürel yönden olgunluğa erişmiş bir şehirdir. Osmanlı şehircilik anlayışı, tabiatı zorlamayan iç içe mimari ve nefis siluetler oluşturmuştur. "Prusa, 1321 yılında Orhangazi tarafından fethedilip; Ahi Hasan’ın Pınarbaşı Burçları’ndan okuduğu ilk ezanla psikoterapi yapılıp 'ruhaniyetli bir şehir'e dönüşüp, 'Müslüman Bursa' olduğunda, ovaya doğru gelişiyor ve gelişme yeşile kayıyordu." Ancak modernleşme süreciyle birlikte Bursa'nın da tarihi dokusu ve değerleri tehdit altına girmiştir. Yusufeli Örneği: Yusufeli, dağlık ve engebeli coğrafyasıyla dikkat çeker. Yazar, çocukluk anılarında yer eden Yusufeli fotoğrafı üzerinden, bir beldede yaşamak ile onun manzarasını seyretmenin farklı şeyler olduğunu vurgular. Yusufeli'nin geçmişte şehit kanlarıyla dönüştüğü bir vatan toprağı olduğunu, bugün ise "yaklaşmakta olan yazgısını bekleyen" bir şehir olduğunu ifade eder. Edirne Örneği: Edirne, Anadolu'nun Avrupa'ya açılan kapısı olmuş, Osmanlı'ya doksan iki yıl başkentlik yapmıştır. Meriç ve Tunca nehirlerinin bereketiyle beslenen bu kadim topraklar, sayısız saray, cami, medrese, imaret ve köprüye ev sahipliği yapmıştır. "Edirne; Doğu’nun en batısında, Batı’nın en doğusundaki konumuyla sadece Doğu ile Batı arasında değil Karadeniz, Akdeniz, Asya ve Avrupa medeniyetlerinin kavşak noktası olmuş..." Ancak Edirne de modernleşme rüzgarlarından etkilenmiş ve eski görkemli günlerine "kültür şehri" olarak dönme umudu taşımaktadır. 6. Eleştiriler ve Çözüm Önerileri Modernizme Eleştiri: Yazar, modernizmin insanı yalnızlaştırdığını, gelenekten ve dinden kopardığını, insan aklını putlaştırarak ruhu yalnız bıraktığını savunur. Modern hayatın fıtrata meydan okuduğunu ve insanın "niçin" sorusunun cevapsız kaldığını belirtir. "Modernite, insan ruhunda bir yersiz yurtsuzluğa yol açmış, ait olma hissinin yok oluşunu telafi edememiştir." Kentsel Dönüşüm Paradoksu: Günümüzdeki "kentsel dönüşüm" projeleri, tarihi dokuyu yok etmekle eleştirilir. "Sizleri yirminci asrın başından beri, kendinize ait bir kimliğiniz olduğunu zannetmenize ve buna yönelik birtakım adımlar atmanıza karşın, bu katliamın ve vahşetin neden durmadığını bir türlü çözemedim." Yazar, bu projelerin aslında bir "haz cinneti" olduğunu ve insanların kendi şehirlerini tahrip ettiğini söyler. "Biz Yokuz" Tezi: Yazar, "neden bugün bizim bir mahallemiz, şehrimiz yahut medeniyetimiz yok" sorusunun cevabını "çünkü biz yokuz" şeklinde verir. Batı medeniyetinin etkisiyle kendi dünya tasavvurumuzu, irademizi ve ölçümüzü kaybettiğimizi vurgular. Medeniyetlerin faili olan iradi bir tasarım olduğunu, İslam medeniyetinin insanı kemal mertebesine yükseltmeyi hedeflerken, Batı medeniyetinin insanın "beşer" yanından yola çıkarak yalnızca akla dayalı ihtiyaçları karşılamayı hedeflediğini ifade eder. Çözüm Önerileri: İdrak, İnşa, İhya ve Tevarüs: Şehirlerin yönetilmesinde bu dört kavramın esas alınması gerektiğini savunur. "İdrak bir insanın kendisine sorması gereken temel sorudur. Ben nerede duruyorum? Yani idrak nerede durduğunuzu ve hangi şehri tasavvur ettiğinizin bilincidir." İnsan Odaklı Yaklaşım: Şehirlerin, insanın yaratılışına ve amacına uygun hale getirilmesi, bir kurtuluş problemidir. İnsanları topraktan ve doğadan koparmayacak, yatay bir şehir modeli geliştirilmelidir. Tarihi ve Kültürel Mirasın Korunması: Tarihi dokuların bilinçli bir şekilde korunması ve gelecek nesillere aktarılması, yerel yönetimlerin, bilim insanlarının ve her ferdin sorumluluğundadır. Değerlerin Yeniden Canlandırılması: Lüks, konfor ve gösteriş gibi seküler değerler yerine adalet, tevazu, sadelik, fanilik düşüncesi, mahremiyet ve emanet şuuru gibi İslam mimarisini oluşturan yüce değerlere dönülmelidir. "Kendi Şehirlisini" Kazanmak: Bir şehir için en büyük tehlike "kendi şehirlisini" kaybetmektir. Şehre aidiyet duyan, onun ruhunu anlayan ve yaşatan bireyler yetiştirilmelidir. 7. Sonuç Yaşar Bayar, şehirlerin bir medeniyetin özeti olduğunu ve geleceğe yönelik çözümlerin derin bir tarih bilinciyle mümkün olacağını vurgular. İslam şehirlerinin özgün yapısı, tevhidî bakış açısı, insana ve doğaya saygısı, modern kentleşmenin getirdiği problemlerle keskin bir tezat oluşturur. Yazar, Müslümanların kendi kültürel köklerinden uzaklaşarak modernizmin girdabına düşmesini eleştirir ve gerçek bir dirilişin, ancak kendi medeniyet tasavvurlarını ihya ederek, insan ve cemiyet hayatına saygılı, sağlıklı maddi-manevi mekanlardan oluşan şehirler kurmakla mümkün olacağını belirtir. "Şehir ve mimari; toplumların kültürel kodlarını yansıtan, onların derinliklerini dışa vuran en önemli eserleridir." Bu, geçmişin mükemmel bir retoriğe dönüştürülmesi değil, ondan ilham alarak modern hayatı dönüştürme iradesidir. ... Devamını Oku