Devedikeni
Yazar:Uralcan, G. Şebnem
Kategori:Genel
1Bölüm
Kategori:Genel

1. Ana Karakter: Yaşar ve "Devedikeni" Lakabı Yaşar, romanın merkezindeki trajik figürdür ve hem fiziksel hem de psikolojik özellikleriyle dikkat çeker. "Devedikeni" lakabı, onun iriliği, huysuzluğu ve çevresine karşı sergilediği sivri dilli, saldırgan tutumundan gelir: "Kilosu, iriliği ve iki yana hamle yapar gibi yürüyüşü nedeniyle ‘DEVE’, huysuzlukları nedeniyle de ‘DİKEN’ diyenler olmuş, sonra ‘Devedikeni’ adı yerleşmişti mahalledekiler arasında." (s. 13). Fiziksel Özellikler ve Değişim: Ya şar başlangıçta "Bebek denecek kadar güzel yüzü, cıvıl cıvıl bakan gözleri, birbirine dolaşacak kadar uzun ve yoğun, kıvrık kirpikleri, kalın tam yay şeklinde kaşları, kıpkırmızı bir lokmacık dudakları, hayatı gibi düzelemeyecek kadar kıvırcık saçları vardı." (s. 12) ancak otuzlu yaşlarına gelmeden yüz otuz kilonun üzerine çıkar. Bu kilo alımı, fiziksel görünümünü olumsuz etkiler ve ruh halini yansıtır. Karakter Özellikleri: Yaşar'ın kişiliği son derece çelişkilidir. "Candandı ama ‘Ne sevdiği belli ne sevmediği,’ derler ya, işte öyle; yaptığı güzel şeyleri yok edecek bir davranış sergilerdi mutlaka." (s. 13). Aşırı kıskanç, saldırgan, alaycı, küfürbaz ve iftiracıdır. Hamarat ve bonkör olmasına rağmen, bu iyi özellikleri genellikle göz ardı edilir. Toplumsal Algı ve Yalnızlık: Yaşar, çevresi tarafından sıklıkla eleştirilir, hor görülür ve dışlanır. Yaşadığı yalnızlık, onun hayatının belirleyici bir özelliğidir: "Dipsiz yalnızlığa nasıl dayanabilir insan?" (s. 23). Hatta ölmeden önce dahi "Garipler Mezarlığı’nda kendine bir mezar yeri almış" (s. 24) olması, toplumdaki yerini ve hissettiği aidiyetsizliği gösterir. 2. Aile Dinamikleri ve Çatışma Döngüsü Romanın en belirgin temalarından biri, Yaşar'ın içinde doğup büyüdüğü ailenin derin çatışmaları, sevgisizliği ve sürekli kavga ortamıdır. Bu aile, "incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük olaylardan büyük kavgalar" (s. 16) çıkarmasıyla karakterize edilir. Sürekli Dargınlıklar: Aile üyeleri (anne, baba, kardeşler, eş) arasında sürekli bir dargınlık hali mevcuttur. Yaşar'ın "Annesi, kızları, kardeşleri, eşi Rıfat dahil herkesle bir dargın bir barışık" (s. 13) olması bu durumu özetler. Şiddet ve Aşağılama: Aile içinde fiziksel ve sözlü şiddet yaygındır. Yaşar'ın çocukluğundan itibaren maruz kaldığı aşağılamalar ve dayaklar, kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar: "Yüzüme tükürülerek yapılan bağırtıları, el kol hareketlerini, fırlatılan terliklerin bana doğru gelişini çokça hatırlıyorum." (s. 85). Babasının onu "orospu" olmakla suçlaması ve dayak atması bu durumun en çarpıcı örneklerindendir (s. 43, 85). Sevgi Eksikliği ve Empatisiz Yaşamlar: Aile üyeleri empati kurmaktan yoksun, bencil ve birbirlerinin mutsuzluklarından keyif alan karakterlerdir. "Empati kurmayı bilmiyor, başkasının duygularını bilebilmenin, başkasını mutlu edebilmenin, hoş görmenin gereksinimini hissedemiyorlardı" (s. 18). Yaşar'ın mektubu, "ben bu dünyaya geldim ama sevgiyi bulamadığım gibi aşka da vakit bulamadım." (s. 91) diyerek bu sevgisizliği doğrular. Miras ve Ailevi Çekişmeler: Yaşar'ın ölümü sonrası miras konusu, ailedeki derin çatlakları bir kez daha gözler önüne serer. Babasından kalan mirası Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlaması, ailenin beklentilerini altüst eder ve yeni bir kavgaya yol açar. "O mirasta benim de kızlarımın da saklı payımız var, öyle istediği gibi bağışlayamaz" (s. 61) der Rıfat. 3. Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Kadınların Konumu Roman, ataerkil bir aile yapısı içinde kadınların maruz kaldığı baskıları, beklentileri ve yaşantılarını ele alır. Yaşar'ın Kadınlık Deneyimi: Yaşar, kadın olduğu için hor görülmüş, aşağılanmış ve sürekli kontrol altında tutulmuştur. Babasının ona erkek ismi vermesi (Yaşar) ve "orospu mu olacaksın" diye sorması, toplumsal cinsiyet beklentilerinin bir yansımasıdır (s. 43, 85). Evlilik ve Cinsellik: Yaşar'ın evliliği, rıza dışı ve travmatik bir deneyimdir. On altı yaşında, tanımadığı bir adamla evlendirilir ve evliliği cinsel istismara varan bir baskıyla başlar: "Ne farkı vardı Kara Ali’nin Gülsüm’e tecavüzünden. Bir hafta oturamadım, oturduysam kalkamadım. Dışarıdakiler yüzümün akını bekliyorlardı." (s. 90). Bu durum, Yaşar'ın "hayat kadını" benzetmesiyle yaşadığı ezilmişliği pekiştirir: "boğaz tokluğuna çalışan orospu-hizmetçi olmuştum." (s. 91). Kadınların Çatışmadaki Rolü: Nurcan gibi kadın karakterler de kendi acılarını başkalarına yansıtarak, dedikodu ve yargılayıcı tavırlarla çatışmayı körüklerler. 4. Travma ve Kişilik Oluşumu Yaşar'ın çocukluğundan itibaren maruz kaldığı travmalar, onun "devedikeni" kişiliğinin temelini oluşturur. Çocukluk Travmaları: Yaşar, ailesi tarafından sevilmemiş, fiziksel şiddete uğramış ve sürekli aşağılanmıştır. "Kendimi bildim bileli benim başım hiç okşanmadı diyebilirim. Oysa gözümün içine bakılarak çok azarlandım." (s. 85). Bu travmalar, onun "tüm güzel duyguları"nı tüketmesine ve isyanlarla dolmasına neden olur. Savunma Mekanizması Olarak Şirretlik: Yaşar, saldırganlaşarak ve "şirretleşerek" kendisini koruma yolunu seçer: "Tehdit edildiğimde saldırganlaşırsam üstüme daha fazla gelemediklerini öğrenmiştim, böylece bu yönümü geliştirdim. Hem de nasıl? Söylediklerimle, bedenimle, ruhumla şirretleştim." (s. 88). Epigenetik ve Çevrenin Etkisi: Suna, ailenin bu çatışmacı yapısının genetik mi yoksa çevresel mi olduğunu sorgular. Yaşar da mektubunda "Ben, başka başlık parası yaratılamadığı için yapılan lanetli düzüşmeden yaratıldım. Nefret fırtınalarının içine doğmuş bir bebek olduğumu anne karnındayken öğrenmiş miydim?" (s. 84) diyerek kendi kaderini sorgular. 5. Suna'nın Empati ve Suçluluk Duygusu Suna, ailenin kaosuna rağmen Yaşar'a karşı anlayışlı ve empatik bir duruş sergileyen tek kişidir. Farklı Bakış Açısı: Suna, Yaşar'ın davranışlarının altında yatan nedenleri anlamaya çalışır ve onu "klinik vaka" olarak değerlendirir. "Çünkü sen benim yaptıklarımı niye yaptığımı merak eden tek insansın. Benim yaptığım çirkefliklere karşı çirkefleşmeyen tek kişisin." (s. 81-82) diyerek Yaşar'ın Suna'ya olan güveni ve algısı vurgulanır. Pişmanlık ve Telafi Çabası: Yaşar'ın ölümü, Suna'da derin bir pişmanlık yaratır. "Ben de onu aramadım ona gitmedim, onun yalnızlığına, dertlerine ortak olabilecek bir yaşam alanı yaratamadım, bana açmak istediği sırrını öğrenemedim." (s. 24). Bu pişmanlık, onun Yaşar'ın vasiyetini yerine getirme konusundaki kararlılığını artırır. Oğlunu Koruma İsteği: Suna'nın en büyük korkusu, oğlunun bu aile kültüründen etkilenip kavgaları ve dargınlıkları öğrenmesidir. "Bu olayların oğlumun kavgayı, dargınlığı, kırgınlığı öğrenmesine ve hayatımıza taşımasına neden olmasından korkuyorum." (s. 60). 6. Yaşar'ın Vasiyeti ve Hesaplaşması Yaşar'ın ölmeden önce yazdığı mektup, romanın doruk noktasını oluşturur. Bu mektup, onun tüm yaşamının bir özeti ve son hesaplaşmasıdır. Emniyet Şikayeti ve Mirasın Bağışlanması: Yaşar, Çanakkale'ye gitmeden önce Rıfat'ın yolsuzluklarını emniyete bildirerek intikamını alır ve babasından kalan miras payını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlar (s. 96). Bu, ailenin beklediği miras paylaşımını tamamen bozar. Hayat Kadınlarına Bağış: Yaşar'ın biriktirdiği seksen Cumhuriyet Altını'nı, eski hayat kadınlarına dağıtma vasiyeti, onun kendi yaşadığı horlanma ve dışlanmışlıkla empati kurduğunu, kendi trajedisini benzer kaderi paylaşanlara aktarma arzusunu gösterir. "Geriye kalan seksen altını artık çalışamayan, ihtiyacı olan hayat kadınlarına birer ikişer, durumlarına göre dağıtırsın. Dağıttıktan sonra bunu aileye ballandırarak hatta altınların sayısını artırarak söylersin. Umarım canları çok yanar." (s. 96). Pişmanlık Yokluğu ve Haklı İsyan: Yaşar, hayatından ve sergilediği davranışlardan pişman olmadığını açıkça belirtir: "Halimden yani Devedikeni olmaktan hiç ama hiç pişman değilim." (s. 80). Onun için yaşam, "başkalarının elinde heder olan" bir varoluştur (s. 84). Bu isyan, tüm hayatı boyunca biriktirdiği öfkenin son dışavurumudur. Yaratıcıyla Hesaplaşma: Yaşar, kaderini ve yaratıcısını sorgular: "Yaratan bana garezi var. Şimdi söyle bakalım; ben mi haktan, hak mı benden alacaklı; kim kime hesap soracak?" (s. 95). "Ben kimseye hakkımı helal etmeyeceğim, yaratan da dahil. Herkesten alacağım var, borçlu değilim. Öbür dünya diye bir yer varsa eğer, bir ömür boyu birikmiş alacağımı da isteyeceğim ve söke söke alacağım." (s. 95-96). 7. Gülsüm Hikayesi: Geçmişin Gölgesi Nuriye Hanım'ın anlattığı Gülsüm hikayesi, Yaşar'ın ailesinin geçmişindeki trajik olayları ve bu olayların nesiller boyu süren etkilerini gözler önüne serer. Gülsüm ve Yaşar Arasındaki Benzerlik: Yaşar'ın, teyzesi Gülsüm'e olan fiziksel ve karakter benzerliği dikkat çekicidir: "Yaşar, Gülsüm’ün aynısı; bi kıtım farkı yok, aynı uzun boy, aynı güzel yüz, aynı bakış, bu kadar mı benzerlik olur?" (s. 69). Trajik Bir Aşk ve Namus Cinayeti: Gülsüm'ün, sevdiği Eyüp ile evlenememesi, başka bir adam (Kara Ali) tarafından kaçırılması ve sonrasında ailesi tarafından namus adına öldürülmesi, bölgedeki töre ve geleneklerin yıkıcı etkilerini gösterir (s. 71-72). "Köy yeri, töre ne gerektiriyorsa onu yapmaktan başka çare yok." (s. 72). Nesiller Boyu Aktarılan Travma: Gülsüm'ün trajedisi, ailenin sonraki nesillerini de etkilemiştir. Eyüp'ün (Suna'nın kayınpederi) Gülsüm'ün yerine Nurcan (Suna'nın kayınvalidesi) ile zorla evlendirilmesi, bu travmanın bir devamıdır (s. 73-74). Bu durum, Yaşar'ın kişiliğinin ve kaderinin temelinde yatan nedenleri açıklar. 8. Affetme ve Hoşgörü Teması Roman, affetme ve hoşgörü kavramlarını farklı bakış açılarıyla sorgular. Suna'nın Hoşgörüsü: Suna, ailesinin olumsuzluklarına rağmen affetmeyi ve hoşgörülü olmayı seçen nadir karakterlerdendir: "Sevgi ve samimiyetlerini bu cümlelerle ifade ediyorlardı. Kendilerindeki saygısızlığı, sevgisizliği fark edemiyorlardı." (s. 18). Yaşar'ın Affetmeyişi: Yaşar, kendisine yapılanlar nedeniyle kimseyi affetmeyi reddeder: "Hiç kimseyi hoş göremem. Baba olan o adamı da, ağabeyleri de, anneyi de, komşuları da affedemem; hiç kimsenin mazeretini kabul edemem." (s. 84). Dini ve Toplumsal Sorgulama: Cenaze namazında "Mevtayı nasıl bilirdiniz" sorusu ve cemaatin "İyidir" demesi, affetmenin ve ölüye iyi dileklerde bulunmanın toplumsal bir ritüel mi yoksa gerçek bir his mi olduğunu sorgulatır. Yaşar'ın bu konudaki alaycı tutumu, ikiyüzlülüğü eleştirir: "Öldüğümde iyidir diyen olmaz; mahalledeki yoksullara para verip camiye götürün, hep birlikte iyi biliriz diye bağırsınlar" (s. 31). Sonuç "DEVEDİKENİ", G. Şebnem Uralcan'ın kaleme aldığı, derinlemesine işlenmiş bir roman olup, Yaşar karakteri üzerinden aile içi şiddet, toplumsal cinsiyet rolleri, yalnızlık, travma ve nesiller boyu aktarılan acıları gözler önüne sermektedir. Roman, affetme, hoşgörü ve bireyin kaderini sorgulama gibi evrensel temaları, çarpıcı bir gerçekçilikle ele alır. Yaşar'ın son mektubu, onun yaşam boyu biriktirdiği isyanın ve adalet arayışının bir çığlığı niteliğindedir. Suna'nın empatik duruşu ise, bu karanlık tabloda umudun ve anlayışın sembolü olur. Roman, okuyucuyu hem karakterlerin iç dünyasına hem de toplumsal yapıların birey üzerindeki etkilerine dair derinlemesine düşünmeye sevk eder. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!