1. Prof. Dr. Mete Tapan'ın Kariyeri ve Katkıları Prof. Dr. Mete Tapan, Türk mimarlık dünyasında hem akademik hem de pratik alanda önemli izler bırakmış bir şahsiyettir. 1940 İstanbul doğumlu olan Tapan, Münih Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun olmuş ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde akademik kariyerine başlamıştır. Profesör unvanını 1988'de alan Tapan, İTÜ'de Mimarlık Fakültesi Bina Bilgisi Anabilim Dalı Başkanlığı, Yapı Araştırma Merkezi Müdürlüğü ve Senato üyeliği gibi birçok gör evde bulunmuştur. 2000-2006 yılları arasında rektör danışmanlığı da yapmıştır. 2014 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı'na layık görülmüştür. Ayrıca İstanbul Arel Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nün kurucu öğretim üyelerindendir ve 2014-2019 yılları arasında Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmüştür. Akademik kariyerinin yanı sıra, Tapan'ın mesleki yaşamı uluslararası hakemlikler, yarışma jüri üyelikleri (Trabzon Merkez Bankası Şubesi, Trabzon Tekel fabrikası dönüşüm ve Bursa Kültür Parkı), TÜBİTAK'ta hakemlik ve bilirkişilik gibi çeşitli görevleri kapsamaktadır. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tabiat ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu'nda üyelik ve başkanlık yapmıştır. Adana ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerinde danışmanlık, İstanbul Belediyesi'nde ise 1991-1994 yılları arasında Genel Sekreterlik görevini üstlenmiştir. Mersin Hal Projesi, Tarsus Hal Projesi, Taşucu toplu konut ve sahil düzenlemesi gibi önemli mimari proje uygulamalarında yer almıştır. Prof. Dr. Mete Tapan'ın yayınları arasında "50 Yılın Türk Mimarisi", "Mimar Sinan ve Türk Mimarisinin Gelişimi", "Mimarlıkta Değerlendirme", "Koruma Sorunlarımız" ve "Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme" gibi referans kabul edilen değerli eserler bulunmaktadır. 2. Kentsel Mekanlar ve Meydanlar Üzerine Gelişen ve Güncel Söylem Meydanlar, kent yaşamında farklı dönemlerde anlam ve işlev farklılığına uğrasa da her dönemde kentin kalbi ve kamusal yaşamın sembol ögesi olmuştur. "Meydanlar kent yaşamında farklı dönemlerde anlam ve işlev farklılığına uğrasa da her dönemde kentin kalbi ve kamusal yaşamın kentteki sembol ögesi olmuştur." (Ayataç & Altındiş, s. 1). Bu mekanların tasarımı günümüzde hala tartışma konusudur. Meydanların Tarihsel Gelişimi: Antik Yunan (Agora) ve Roma (Forum) Dönemleri: Meydanlar, toplumsal ilişkiler, ticaret ve kamu yaşamı için önemli merkezlerdi. Vitruvius, Yunan ve İtalyan meydanlarının farklı düzenlemelerini ve fonksiyonlarını betimlemiştir. Meydanlar, sütunlar, heykeller ve anıtlar gibi sanat eserleriyle açık bir müze imajı çizmekteydi. Ortaçağ: Meydanlar kilise etrafında şekillenmiş ve kapalı olma özelliğiyle öne çıkmıştır. Camillo Sitte, Ortaçağ meydanlarının başarısını bu kapalılık ilkesiyle özdeşleştirmiştir. Rönesans: Gerçek anlamda şehir planlamasından bahsedilebilecek bu dönemde, meydanlar bilinçli müdahale ve tanımlanmış mekan sınırlarıyla estetik ve düzenli bir görünüm kazanmıştır. Modern Dönem Eleştirisi: Camillo Sitte ve Paul Zucker gibi kuramcılar, modern tasarımcıları "insan ölçeğiyle uyumsuz ve geleneksel olanın izlerini yok sayan tasarımlar, araç odaklı planlama yaklaşımı" nedeniyle eleştirmiştir. Meydanları birer kavşağa benzetmişlerdir. Meydanların Güncel Söylemde Önemi ve Özellikleri: Kullanıcı Odaklı Tasarım: William Whyte'ın çalışmaları, popüler meydanlarda daha fazla oturma alanı olması gerektiğini ve kullanıcıların fiziksel ve sosyal olarak rahat edecekleri yerleri tercih ettiğini vurgulamaktadır. Doğal unsurlara (ağaç, su, çimen) erişim ve fiziksel/görsel erişim (duvar ve bariyersiz) önemli başarı kriterleridir. Çok Fonksiyonluluk ve Sosyal Algı: Bir meydanın toplumsal kabul görmesi için fiziksel bağlamda gelişen/sürekliliği olan, çeşitlilik gösteren, özgürlük veren, aktif kullanım için tasarlanan, anlamlı, taşıt ve yaya dengesini kuran, konforlu ve güçlü bir yer olması beklenir. "Kamusal mekân olarak meydanın sadece bir fiziksel tasarım ürünü olmadığı, aynı zamanda bir sosyal algısının da olması gereğidir" (Ayataç & Altındiş, s. 10). Kırılma Noktaları ve Gelecek: Küreselleşme, bilgi ve iletişim teknolojileri ile COVID-19 pandemisi gibi gelişmeler, meydanların işlevsel ve mekânsal değişimine yol açmıştır. Alışveriş merkezleri gibi yarı kamusal alanların "meydan" olarak adlandırılması, kamusal alan algısını değiştirmektedir. Pandemi, dış mekan, güneş ışığı ve temiz hava gibi ihtiyaçların önemini vurgulamış, kamusal alanlarda farklı tasarım uygulamalarına neden olmuştur. Sürdürülebilirlik ve Katılım: Güncel yarışmalar ve hedefler, yaya öncelikli tasarımları, sürdürülebilir ulaşımı, doğal çevrenin korunmasını, tarihsel kimliğe uygun kararlar alınmasını, sosyal, ekonomik, ekolojik ve kültürel değerlerin önemsenmesini ve kullanıcı odaklı mekanlar kurgulanmasını vurgulamaktadır. UNDP'nin 2030 hedeflerinde de kamusal alanlara dikkat çekilmektedir. 3. Tapu Kütüğündeki Bilgilerin Kamusallığı Tapu sicilindeki bilgilerin kamusallığı, Türkiye'deki hukuk sisteminde tartışmalı bir konudur. Medeni Kanun'a göre "Tapu sicili herkese açıktır" denilse de, maddenin devamında bu açıklığın "ilgisini inanılır kılanlara" açık olduğu belirtilmektedir. "Kimse, tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez." ancak bilgilere ulaşmak için "ilgisini kanıtlamış" olmak gerekmektedir. Bu durum, yasanın ilk ve ikinci cümleleri arasında bir çelişki yaratmaktadır. Prof. Dr. Rona Aybay, Kanada gibi ülkelerde tapu kayıtlarına internet üzerinden kolayca ulaşılabildiğini örnek göstererek, Türkiye'deki durumun "sanal" bir açıklık olduğunu ifade etmiştir. Kamuyu ilgilendiren boyutunda, toprak mülkiyetinin bireysel çıkarın ötesinde toplumsal bir boyutu olduğu ve yolsuzluklarla mücadele için şeffaflığın artırılması gerektiği vurgulanmaktadır. "Yolsuzluklarla savaşım, gizlilik değil, açıklık ve saydamlık öne çıkarılarak yapılırsa daha inandırıcı olur." (Aybay, s. 27). Tapu sicillerinin gerçekten herkese açık hale getirilmesi, yolsuzlukların önlenmesinde etkili bir araç olacaktır. 4. Tarihi Çevre ile Yeni Yapı Etkileşimi Tarihi çevreler, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, zaman içinde değişime uğrayan ve bulundukları çevreye "özgün bir değer katan" yerlerdir. Küreselleşmenin getirdiği değişimler, tarihi çevrelerin korunmasını zorlaştırmakta ve zarar vermektedir. Halbuki "kültürel sürekliliğinin sağlanması, kişinin kendisini yaşadığı yere ait hissetmesi vb." açılardan tarihi çevrenin korunması oldukça önemlidir (Bahadır, s. 29). Eski ile Yeninin Etkileşimi: Tarihsel Süreklilik: 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yapı malzemeleri ve tekniklerindeki süreklilik, kentlerin gelişiminde uyumlu birliktelikler sağlamıştır. Ancak sanayileşme ile hızlanan değişim, "eski-yeni ilişkisi" tartışmasını gündeme getirmiştir. Savaş Sonrası Yeniden Yapılanma: I. ve II. Dünya Savaşları sonrası yıkılan alanlarda yeni yapılaşma ihtiyacı "eski-yeni birlikteliğini" ortaya çıkarmıştır. Le Corbusier gibi modernistler eskinin taklit edilmesine karşı çıkmış, "eski ile farklılık gösteren yeni yapılaşma"yı savunmuştur. Koruma Kavramı: Tarihi dokunun bütünlüğünün korunması gerektiğini göz ardı etmeden, yeni müdahalelerde dekoratif ve fiziksel üretimlerden kaçınılması, modern teknik ve malzemelerin sade ve nötr bir şekilde kullanılması gerektiği vurgulanmıştır. Tarihi çevrede mimarlığın ön koşulu "koruma" kavramıdır. Bağlam Kavramı: "Mimarlıkta bağlam", bir yapının içinde bulunduğu çevresiyle olan ilişkilerini tanımlayan ve bu durumun sürekliliğini anlatan çok boyutlu (fiziksel, sosyal, kültürel, ekonomik, politik) bir kavramdır. Yeni Yapı Tasarımında Dikkate Alınması Gereken Kriterler ve Unsurlar: Ön Analizler (Makro ve Mikro Ölçek): Tarihi çevre ve kent haritalarının incelenmesi, doku analizi, tipolojik analizler, görsel algı analizi, mekan dizimi analizi gibi çalışmalar, yeni yapı tasarımına yön veren önemli ipuçları sunar. Çevreye Saygılı Yaklaşım: Yeni tasarımların "tarihi çevrede baskın ve ezici olmaması", çağın özelliklerini yansıtması ve "özgün yapıdan kolay bir şekilde ayırt edilebilir olması" önemlidir. Kütle Etkisi: Yükseklik, oran/ölçek ve şekil/form gibi kütlesel özellikler, tarihi çevreyle uyum sağlamada kritik rol oynar. Çok alçak veya çok yüksek yapılar "mevcut düzen kalitesini, görsel bütünlüğü" bozabilir. Cephe Etkisi: Doluluk-boşluk oranı, malzeme, doku, renk, ritim ve mimari kompozisyon, yeni yapının cephesini etkileyen unsurlardır. Malzeme seçiminde benzerlik veya zıtlık yaratılırken, yapının çağdaşlığının tartışılabilir olmaması hedeflenmelidir. Yahudi Müzesi (Berlin) ve Ex Furnace Riccione (İtalya) gibi örnekler, malzeme ve doku kullanımıyla tarihi çevreyle kurulan zıtlıkları gösterir. Yeni Yapı Tasarımında Uygulanan Yöntemler: Benzerlik Kurma Yöntemi:Tarihsel Şekillerin Taklidi/Tekrarı: Mevcut tarihi yapıların benzerlerinin yeniden üretilmesi. Ancak bu yaklaşım "yaratıcılıktan yoksun, monoton yapıları" oluşturabilir ve "eski ve yeni" okunurluğunu yok edebilir. Tarihsel Şekillerin Yorumu: Tarihi dokudan alınan referansların yorumlanarak günümüze taşınması. "Geçmişte var olan izleri ayağa kaldıran, yorumlayan ve onlara öykünen yapılar üretimidir" (Tanaç Zeren, 2010: 66). Nötrleştirme Yöntemi (Gözden Irak Tutmak): Tarihi dokuyla benzeşme veya farklılaşma amacı olmadan, tarafsız bir şekilde mevcut dokuya eklemlenme. Sade bir cephe ile kendini göstermeden uyum sağlama. Kamuflaj ve toprak altına yapılanma da bu kategoride değerlendirilebilir. Soyut Referans Yöntemi: Tarihi yapılara atıfta bulunan öğelerin "neredeyse soyut kavramlar haline gelecek kadar yorumlanmasıyla yeni bir karakter oluşturulmasıdır" (Öktem Erkartal ve Özüer, 2015). Özgün ve cesur bir tavır sergiler. Karşıtlık Yöntemi: Oran/ölçek, şekil, malzeme, renk, doku gibi tasarım öğeleri arasında bilinçli olarak sağlanan zıtlık. Amaç, "çağdaş malzeme, teknoloji ve mimari anlayışın tarihi dokuyu ve kendi özgün dokusunu daha belirgin hale getirmek ve aslında uyumu bu şekilde sağlamaktır" (Velioğlu, 1992). Her yöntemin kendine özgü olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır. Önemli olan, tarihi çevrenin özgünlüğünü doğru algılamak ve o dokunun neyi istediğini iyi kavramaktır. 5. Kamusallık ve Alternatif Sahnelerin Kentsel Belleğin Sürekliliğindeki Etkisi Kentler sadece fiziksel planlar değil, aynı zamanda siyasi, sosyal, etnik ve dini dinamikleri içeren sosyolojik olgulardır. Fiziksel çevre, toplumun kolektif hafızasının biçimlenmesinde etkilidir ve kentler bu dinamiklerle beslenen bir kent belleği oluşturur. "Kentler, kent belleğinin sürekliliği ile oluşan kolektif hafızanın mekânlarıdır." (Bengü, s. 73). Kolektif Hafıza ve Kentsel Bellek: Bellek Kavramı: Freud belleği "bireysel" olarak yorumlarken, Halbwachs "toplumsal bir olgu, sosyal bir inşa" olarak ele almıştır. Halbwachs'a göre hatıra, kurulan bağlantı noktaları ile geçmiş zamanın şu andaki yeniden inşasıdır. Mekânların Rolü: Connerton, mekânların belleği aktardığını, geçmiş, günümüz ve gelecek arasında taşıyıcılık görevini üstlendiğini ifade eder. Mekânlar sadece fiziksel birer varlık değil, aynı zamanda önceki nesillerle ilişkilerin devamını sağlayan ortamlardır. Kentsel Kimlik ve Süreklilik: Kentin hafızasında yeri olan, kente bir kimlik, bireylere aidiyet kazandıran yapılı çevre ürünlerinin dönüşüm projeleriyle silinmesi, bireylerin kente ait kimliklerini daraltmaktadır. Kentsel belleğin sürekliliği, akılda kalan imgelerin mekanlar bağlamında devamlılığı sağlandıkça mümkündür. Kamusallığın Rolü: "Kentsel mekânın kendisi kamusallığın (publicness) yaşandığı ortamların taşıyıcısıdır. Kamusal mekânlar, toplumsal ifade alanları olarak kamusallığın kurulduğu yerler olarak ön plana çıkmaktadır." (Bengü, s. 81). Kamusal mekanlar, herkesin erişimine açık, farklı kesimlerin ve bireylerin görünürlük kazandığı, kullanıcılar ve aktiviteler açısından çeşitlilik barındıran ve kamusal fayda için tasarlanmış mekanlardır. Kamusallık, bireylerin sosyalleştikleri bu mekanlarda kişisel çıkarlardan bağımsız olarak, farklılıkları da kapsayan, özgür ve özerk faaliyetleri ve iletişimleri içermektedir. Kadıköy Örneği: Kadıköy, tarihi Neolitik döneme dayanan kozmopolit bir sosyo-kültürel ortama sahiptir. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı elitleri ve Levantenlerin yerleşimiyle gelişmiş, sinema ve tiyatroların yer bulduğu canlı bir kültür ve sanat merkezi olmuştur. Özellikle Gezi eylemleri sonrası Beyoğlu'ndan Kadıköy'e kayan kültürel ve sanatsal etkinlikler, ilçenin kamusallığını güçlendirmiştir. "Gezi eylemleri sonrasında, Taksim meydanının yasaklanmasıyla sivil toplum örgütleriyle ilgili tüm eylemler de aslında Kadıköy’de görünür olmuşlardır." (Bengü, s. 82). Alternatif Sahneler: 2014 yılından itibaren Kadıköy'de hızla sayıları artan yeni nesil tiyatro mekanları (alternatif sahneler), mevcut dokudaki boşluklara yerleşerek kültürel hafızaya önemli veri sağlamakta ve kültürel belleğin süreklilik kazanmasını sağlamaktadır. Bu mekanlar, boşlukları dolduran "görünmeyen öğeler" gibi olsa da, sayıca çoklukları, sosyal iletişim ağları ve tiyatro grupları arasındaki dayanışma ile görünmezliğin üstesinden gelmektedirler. Katılımcı ve interaktif bir üretim anlayışıyla seyirciyi de oyun atmosferine dahil ederek kolektif bir anlam kazanmasını sağlamaktadır. Alternatif sahneler, Kadıköy'deki kamusallığın canlanmasında önemli bir potansiyel taşımakta, kültürel ve düşünsel üretim çerçevesinde kolektif hafızanın zenginleşmesinde ve kentsel belleğin sürekliliğinde etkili araçlar olarak ele alınmaktadır. 6. İç Ortam Kalitesi (İOK) Parametreleri, Ölçme Yöntemleri ve Değerlendirme Modelleri İç ortam kalitesi (İOK), binalarda insan sağlığını, üretkenliğini ve enerji tüketimini etkileyen önemli bir konudur. İOK değerlendirmesinde dört ana parametre ele alınmaktadır: ısıl konfor, iç hava kalitesi, görsel konfor ve işitsel konfor. "İOK parametreleri, 'iç mekan hava kalitesi, aydınlatma, termal konfor, akustik, içme suyu, ergonomi, elektromanyetik radyasyon ve ilgili birçok faktörü içerir'" (Almeida vd., 2015, aktaran Karaca, s. 93). İOK Parametreleri ve Kullanıcı Üzerindeki Etkileri: Isıl Konfor: ASHRAE 55 Standardı'na göre, "ısıl ortamdan duyulan memnuniyeti ifade eden zihin durumu"dur. 21-25 ºC sabit sıcaklık en iyi aralıktır, bu aralığın üstündeki her 1ºC verimliliği %2 azaltabilir. Hava sıcaklığı, radyan sıcaklık, hava hızı, bağıl nem, metabolik hız ve giysi değeri gibi çevresel ve kişisel faktörler ısıl konforu etkiler. İç Hava Kalitesi (İHK): Binalardaki hava kalitesinin bir göstergesidir ve konut binalarındaki yaşam kalitesi ile ofislerdeki üretkenlik üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Karbon monoksit, karbon dioksit, nitrojen dioksit, uçucu organik bileşikler, bağıl nem, sıcaklık gibi birçok parametrenin ölçümüyle belirlenir. Yetersiz İHK, "Hasta Bina Sendromu"na (SBS) yol açabilir. HVAC sistemleri İHK sağlamada önemli role sahiptir, ancak enerji tüketimini de artırır. Akustik Konfor: İstenen sesleri duyup konuşmaları anlayabildiği, kişisel alanı koruyabildiği, zihni seslerle oyalanmayan bir ortamdır. Bina içinden (HVAC, tesisat) veya dışından (trafik gürültüsü) kaynaklanan gürültüler etkileyebilir. Akustik konfor eksikliği, iletişimde sorunlara ve verim kaybına neden olabilir. Görsel Konfor: Göz sağlığını koruyarak görsel iş performansını artıran ve sürekliliğini sağlayan durumdur. Işıklılık dağılımı, aydınlık düzeyi, kamaşma, ışığın rengi, renksel geriverim, kırpışma hızı ve gün ışığı miktarı ana parametrelerdir. Elektrik tüketiminin %33'ünü aydınlatma oluşturur, bu nedenle doğal ışıktan yararlanmak önemlidir. Veri Toplama Yöntemleri ve Değerlendirme Modelleri: Nesnel Ölçüm Yöntemleri: Gürültü seviyesi, hava sıcaklığı, aydınlık düzeyi gibi parametrelerin araçlarla ölçülmesi. Ölçüm süresi 1 gün ile 3 yıl arasında değişebilir. Öznel Ölçüm Yöntemleri (Kullanım Sonrası Değerlendirme - POE): Bina kullanıcıları ile yapılan anket çalışmalarıyla memnuniyetin belirlenmesi. Anket sorularının ifade biçimi ve sonuçların standartlaştırılmış değerlere dönüştürülmesindeki zorluklar mevcuttur. İOK Değerlendirme Modelleri: Nesnel ve öznel ölçüm verilerini bir derecelendirme veya puana ayrıştırmayı amaçlar (örn. Analitik Hiyerarşi Süreci, Spearman Sıralama Korelasyon Katsayısı). EN15251 (2007) standardına göre İOK derecelendirmesi yapılır. Gelecekte daha fazla İOK parametresi dikkate alınarak küresel olarak kabul edilebilir veya iklime duyarlı bir İOK indeksi geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. 7. İklime Uyarlı Bina Kabuğu Tasarımı Binalar, küresel enerji tüketiminin %30-40'ından ve sera gazı salımlarının %30'undan sorumludur. Bu nedenle binalarda enerji verimliliği büyük önem taşımaktadır. Bina kabuğu tasarımı, binaların enerji tüketimi üzerinde doğrudan etkilidir. Pasif sistem olarak tasarlanmış bina kabukları enerji tüketimini %20 ila %50 oranında azaltabilir. Ancak statik tasarımlar, değişken iklimsel koşullara sınırlı yanıt verebilir. Bu durum, iklime uyarlı bina kabuklarının geliştirilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bina Kabuğu Türleri: Aktif Bina Kabuğu: Kullanıcının veya otomasyon sisteminin kabuğun özelliklerini değiştirebildiği sistemlerdir. Enerji korunumunu ve/veya konfor koşullarını sağlamayı amaçlar (örn. Deutsche Messe AG Yönetim Binası'ndaki çift kabuklu cephe). Pasif Bina Kabuğu: İklimsel elemanların enerji korunumu için kullanıldığı, kabuğun özelliklerini değiştirmeyen sistemlerdir (örn. Moravian Kütüphane Binası'ndaki çift kabuklu cephe). Biomimetik Bina Kabuğu: Doğa veya canlıların taklit edilerek tasarlandığı kabuklardır (örn. Hamburg'daki BIQ evi, algler aracılığıyla enerji üretimi). Dinamik Bina Kabuğu: Yer değiştirme, kayma, genişleme, katlanma veya dönüşme gibi hareketlerle değişime uğrayan kabuklardır. Amaç, enerji korunumu, konfor ve dış ortam ile görsel ilişki düzeyini kontrol etmektir (örn. Tahran'daki Sharifi-ha evi, 90° dönebilen hacimler). Akıllı Bina Kabuğu: Çevresel değişimleri algılayan, analiz eden ve belirlenen hedefler doğrultusunda tepki gösteren kabuklardır. Sensörler, mikro işlemciler ve otomasyon sistemi gerektirir (örn. Kiefer Ofis Binası'ndaki hareketli gölgeleme panelleri). Etkileşimli Bina Kabuğu: Mimarinin iletişim amaçlı kullanımına yönelik tasarlanmış, medya yüzeyi olarak kullanılan kabuklardır (örn. İspanya Ulusal Enerji Müzesi'ndeki Hyposurface, ses ve insan hareketine göre dönüşen). Hareket Edebilen Bina Kabuğu: Mekanik sistemler yardımıyla konumunu çevresel koşullara göre uyarlayabilen kabuklardır. Güneşin yörüngesini takip ederek enerji üretebilir veya enerji korunumu sağlayabilir (örn. Almanya Oltenburg'daki EWE Arena, dönen fotovoltaik paneller). İklime Uyarlı Bina Kabuğu: Bina kabuğunun, değişken çevre ve iklim verilerine göre enerji korunumu ve konfor koşulları için kendini düzenlemesidir. Dinamik ve akıllı bina kabuklarının bileşimidir. "İklime uyarlı bina kabuğu son dönemde uygulamalarının sık görüldüğü bina kabuğu örneklerindendir." (Çetintaş, s. 120). Özellikle güneş ışınımı kontrolü, doğal havalandırma ve termofiziksel özelliklerin kontrolü ön plandadır (örn. Abu Dabi'deki Al Bahar Ofis Kulesi, Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü, Manitoba Hydro Place Ofis Binası). Değiştirilebilir Bina Kabuğu: Uyarlanabilir malzemelerin fiziksel özelliklerinin değiştirilmesiyle ışık ve enerji akışının kontrol edilebildiği kabuktur (örn. elektrokromik veya termokromik camlar). İklime uyarlı bina kabuğu tasarımında, çevresel verilerin doğru okunması, hedeflerin belirlenmesi ve ısıtma, soğutma, aydınlatma, havalandırma gibi bileşenlerin enerji tüketimi içindeki ağırlıkları dikkate alınmalıdır. Kompleks bir optimizasyon problemi olan bu tasarım, ilk yatırım ve işletme maliyetlerini artırsa da, enerji tasarrufu ve konfor koşullarına olumlu katkıda bulunarak yatırımın geri ödenmesini sağlayabilir. Ayrıca, karbon ayak izi de dikkate alınarak malzeme ve bileşen seçimleri yapılmalıdır. 8. Kentsel Gelişim ve Koruma Ekseninde Siyavuşpaşa Köşkü Örneği Tarihi kent dokuları, sahip oldukları tüm değerleri ile korunarak geçmişten günümüze taşınması gereken alanlardır. Kültürel mirasın korunması, başlangıçta tek yapı ölçeğinde ele alınırken, Venedik Tüzüğü (1964) ve Valetta İlkeleri (2011) ile çevre ve alan ölçeğinde bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiği vurgulanmıştır. UNESCO'nun Tarihi Kentsel Peyzaj (HUL) kavramı da kültürel ve doğal değerlerin tarihsel bir katmanlaşması sonucu oluşan kentsel alanları kapsamaktadır. Türkiye'de Koruma Sorunları: Ülkemizde hızlı nüfus artışı, göçler, plansız yapılaşma ve rant kaygısı, tarihi dokulara zarar vermekte ve "kimliksiz kent dokuları"na yol açmaktadır. Kent planlama stratejilerinde, tarihi dokuların "temel unsur olması gerekliliği" göz ardı edilmektedir. Kent planlaması ile koruma planlaması arasında çelişkiler yaşanmaktadır. Siyavuşpaşa Köşkü Örneği: İstanbul Bahçelievler'de yer alan Siyavuşpaşa Köşkü, Osmanlı Klasik Dönem sivil mimarisine örnek teşkil eden önemli bir kültür mirasıdır. 1571-1572 yıllarına tarihlenen ve Mimar Sinan dönemi eserlerinden olduğu düşünülen köşk, sanat galerisi olarak işlevini sürdürmektedir. Parçalı Koruma ve Olumsuz Etkileri: Köşkün tescili 1940'ta yapılmışken, bahçesindeki hamam kalıntısı 2020'de, çeşme 1973'te ve sarnıç 1987'de tescillenmiştir. Bu parçalı ve geç tescil süreci, çevresindeki diğer kültür varlıklarının tahribatına neden olmuş ve gelişen yapılaşma kararlarını olumsuz etkilemiştir. "Dokudaki korunması gerekli kültür varlıklarının farklı tarihlerde ve geç alınan tescil kararları" eleştirilecek ilk önemli noktadır (Çorapçıoğlu, s. 144-145). Bütüncül Yaklaşımın Önemi: Siyavuşpaşa çiftliğinin 1940'ta bütüncül koruma altına alınmış olması durumunda, "tarihi dokunun içinde bulunduğu kentsel mekân kimliğinin gelişimine olumlu katkı sağlayabilmesi ve yoğun betonlaşmaya maruz kalmış kalabalık ve karmaşık yeni yapılaşma düzenini engelleyebilmesi olasılıklarının gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir." (Çorapçıoğlu, s. 146). Sonuç olarak, tarihi dokuyu merkeze alan ve bu noktadan hareketle tümdengelim yaklaşımıyla gelişmeyi benimseyen imar planları ve alan yönetimi yaklaşımları, kent dokularının özgün kimliklerini koruyarak sürdürülebilirliğini sağlamada başarılı olabilir. 9. Kültür Turizmi ve UNESCO Dünya Mirası Üzerine Bir Değerlendirme Kültür turizmi, ülkeler için gelir sağlayıcı etkisinin yanında kültürel değerlerin korunması açısından da önemli bir alternatif turizm türüdür. Kültür, nesiller boyunca aktarılan inanç, bilgi ve uygulamaların bütünüdür. Turizm ise, görme, tanıma, dinlenme, eğlenme gibi amaçlarla yapılan gezileri ve bir bölgeye turist çekmek için uygulanan ekonomik, kültürel, teknik süreçleri kapsar. Kültür turizmi, doğal ve kültürel varlıkları, kültürel etkinlikleri ve sosyo-ekonomik olguları turistik bir ürün biçiminde sunar. UNESCO Dünya Mirası Listesi: 1945'te kurulan UNESCO, 1972'de Dünya Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Sözleşmesi'ni imzaya açmış, 1978'de Dünya Miras Listesi uygulaması başlatmıştır. Liste'ye alınan varlıklar, "Üstün Evrensel Değere" sahip olup, tüm insanlığın ortak mirası kabul edilir. Türkiye, 1982'de Sözleşmeyi onaylamış, 1983'te yürürlüğe sokmuştur. Dünya Miras Listesi'nde 17'si kültürel, 2'si karma olmak üzere toplam 19 miras alanı bulunmaktadır. Geçici Liste'de ise 84 miras bulunmaktadır. Bir alanın Dünya Miras Listesi'ne alınması, toplumda ve yöneticilerde farkındalık yaratmakta, alanın tanınmasını ve ziyaretçi sayısını artırmaktadır. Ayrıca, özellikle gelişmekte olan ülkeler için finansal destek sağlanabilmektedir. 2000 yılından sonra, UNESCO "Yönetim Planları"nın hazırlanmasını ve uygulanmasını bir ön şart olarak aramaya başlamış, bu durum Türkiye'de de sit alanları ve ören yerleri için yönetim planı hazırlanmasını zorunlu kılmıştır. Kent Kimliği ve Turizm: Kentler, yatırım çekmek ve markalaşmak için kendilerine özgü görünüm, fiziksel yapı ve yaşam biçimlerini, yani "ruh"u kapsayan "kent kimliği"ni öne çıkarmalıdır. Sürdürülebilir kültür turizmi politikası, kent kimliğine özen göstermeli, turizmin ana girdisini korumalı ve yaşatmalıdır. Turizm, yöresel değerleri "pazarlamak"la değil, "yaşatmak"la sürdürülebilir. Bu kapsamda, "marka kent" yerine "kimlikli kent" olmak hedeflenmelidir. Kültürel mirasın korunması ve başarılı bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, toplumun katılımı, desteği ve bu çevrelerin sürekli bakımı ve kullanımı ile mümkündür. Türkiye'nin zengin kültür turizmi kaynaklarına rağmen, bu turizm türü henüz yeterince gelişememiştir. Doğru yönetimle kültür, miras ve turizm arasında güçlü bir ilişki kurulmalı, çözümler bölge ölçeğinde tutarlı bir bütünlük içinde üretilmeli ve merkezi yönetimler, yerel yönetimler, turizm sektörü ve yerel halk arasında işbirliği sağlanmalıdır. 10. Mimarlık Eğitiminde Sürdürülebilirlik: Daha Derine İnmek Günümüzde artan çevre sorunları (iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, kontrolsüz kentleşme) mimarlara büyük sorumluluk yüklemektedir. Mimarların, ekosistemlerin sürdürülebilirliğinde ve iyileştirilmesinde fark yaratan yaratıcı çözümler ortaya koyması gerekmektedir. Sürdürülebilirlik, "gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeterliliğinden ödün vermeden şimdiki neslin ihtiyaçlarını karşılaması" (WCED, 1987) ilkesinden yola çıkarak çevresel, sosyo-kültürel ve ekonomik açıdan yapılması gerekenleri ortaya koyar. Mimarlık Eğitiminde Sürdürülebilirliğin Önemi: Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA), mimarlık eğitiminin doğal sistemler, yapılı çevreler, kaynak yönetimi, malzeme yaşam döngüsü, ekoloji ve sürdürülebilirlik, çevresel etki, enerji kullanımı, pasif sistemler, peyzaj mimarlığı, kentsel tasarım ve doğal afet riskleri gibi konularda bilgi ve farkındalık kazandırması gerektiğini belirtir. UIA'ya göre, iklim değişikliğinin üstesinden gelmek için mimarlık eğitiminde müfredat derin öğrenmeye doğru dönüştürülmeli, "mimar sağlayıcı"dan "mimar etkinleştirici"ye geçiş sağlanmalıdır. Mimarlık Eğitiminde Daha Derin Yaklaşımlar: Doğa ile Tasarlama Yaklaşımı: Mimar adaylarının doğal dünyanın entegrasyonunu anlaması, doğayla akrabalık duygusu geliştirmesi ve biyolojik sistemleri koruyup yeniden oluşturmayı hedeflemesi önemlidir. "Doğaya karşı değil, doğa ile birlikte hareket eder." (Van Der Ryan, s. 8-10). Tasarım Stüdyolarında "Daha Derine İnmek": Sürdürülebilirlik, stüdyo derslerinde isteğe bağlı bir alan değil, entegre bir sürecin parçası olarak, projenin ilk aşamalarından itibaren ele alınmalıdır. Erken konum kararları, enerji korunumu, pasif güneş tasarımı, gün ışığı ve doğal havalandırmanın tasarım üzerindeki büyük etkileri öğrencilere öğretilmelidir. Teknolojik çözümlerin yalnızca gerektiği yerde ve gerektiği kadar kullanılması teşvik edilmelidir. Disiplinler Arası Yaklaşım Gerekliliği: Sürdürülebilirliği anlamak, çok disiplinli (sosyal, ekonomik, çevresel) bir yaklaşımı ve entegre bir çerçeve oluşturmak için disiplinler arası yöntemler geliştirmeyi hedefler. Mimarlık eğitimi, bina bilgisi, yapı fiziği, biyoloji, kentsel planlama, peyzaj gibi farklı disiplinlerle işbirliğini sağlamalıdır. Büyük Resmin Bir Parçası Olmak: Kentsel Sistemler: Öğrencilere kentsel ortamları ve mikroklimalarını anlama, proje, arsa, bölge ve ekosistemler arasında güçlü bağlantılar kurma, kentsel ekosistemleri iyileştirme stratejileri öğretilmelidir. Mevcut Yapı Stokunda Ekolojik Yenileme: Yapılı çevrenin ekolojik yenilenmesi, enerji verimliliği ve kullanıcı konforu açısından büyük önem taşır. Öğrencilere mevcut binaları sürdürülebilir hale getirme yolları öğretilmeli, doğal kaynakların korunmasına yönelik anlayış kazandırılmalıdır. Mimarlıkta Sosyal Sorumluluk Projeleri: Mimar adaylarının çevresel farkındalığını artırmak ve sorumluluklarını geliştirmek için sosyal sorumluluk projelerinde yer almaları teşvik edilmelidir. Ekip çalışmasıyla yürütülecek bu projeler, öğrencilerin toplumsal duyarlılıklarını ve ekolojik bakış açılarını güçlendirecektir. Mimarlık eğitiminde sürdürülebilirlik, tüm yönleri ile öğretilmeli ve "sadece bir seçenek değil, en acil gereklilik" olarak ele alınmalıdır. Bu dönüşüm, mevcut eğitim programlarının içeriğindeki değişikliklerin ötesinde, sürdürülebilirlik için derin sorular sormayı gerektiren, insanlık ve gezegen için hayati bir adımdır. 11. Brütalizmin Tarihi ve Türkiye'ye Yansıması Brütalizm, 20. yüzyılın ortalarında (1940-1960) II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da ortaya çıkmış, modern mimarlığın geç dönemlerinde belirginleşen bir akımdır. İsmini Fransızca "béton brut" (ham beton) kelimesinden alır ve ilk kez Le Corbusier tarafından kullanılmıştır. Brütalizmin Temel İlkeleri: Malzeme Dürüstlüğü: Yapı malzemesinin doğal haliyle (ham olarak) kullanılması ve sergilenmesi temel ilkedir. Özellikle brüt beton kullanımı yaygındır. "Brütalizmin temel ilkesi yapının strüktürünü sergilemek ve kullanılan malzemeyi doğal haliyle açığa koymaktır." (Kayaoğlu Yaman & Gürtekin, s. 187). Strüktürel ve İşlevsel Şeffaflık: Yapının strüktürünün ve çeşitli işlevlerinin dışarıdan açıkça algılanabilir olması. Louis Kahn'ın "Mimari bir mekân, nasıl yapıldığı aşikâr olandır." sözü bu yaklaşımı destekler. Ekonomiklik ve Pratiklik: Savaş sonrası yeniden inşa sürecinde, ekonomik, pratik ve kolay bulunabilen betonun tercih edilmesi akımın yayılmasında etkili olmuştur. Anonimlikten Sıyrılma: Bülent Özer'in belirttiği gibi, "anonimlikten sıyrılmak" ve binayı oluşturan işlevlerin dışa vurumu ile yapının tanınabilirliğini sağlamak. Estetik İfade: İşlevi ve strüktürü ortaya çıkararak bilinçli olarak estetik bir ifade oluşturmak amaçlanır. Bu, Mies van der Rohe'nin pürist anlayışına karşı bir antitez olarak da görülebilir. Avrupa'daki Örnekler: Le Corbusier: Marsilya'daki Unité d'Habitation (1947-1952) ve Jaoul Evleri (1956) brütalizmin ham beton kullanımına dayalı estetik ifadesinin somut örnekleridir. Alison ve Peter Smithson: Hunstanton Ortaokulu (1954), çelik ve cam gibi farklı malzemeler kullanarak strüktürün ve tesisatın açıkta bırakılmasıyla brütalist ilkelerle örtüşür. Louis Kahn: Philadelphia'daki Richards Tıbbi Araştırma Laboratuvarları (1957), servis hacimlerini ana kütleden ayırarak yapının organizasyon şemasını dışarıdan okunaklı hale getirir. Diğer Örnekler: Harumi Konutları (Japonya), İstituto Marchiondi Binası (İtalya), Halen Konutları (İsviçre), Robin Hood Gardens (Londra) gibi yapılar brütalizmin farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır. Renzo Piano'nun Pompidou Merkezi, brütalizmi yüksek teknolojiyle birleştiren önemli bir örnektir. Brütalizmin Türkiye'deki Yansımaları: 1960'lar Dönemi: Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi ve toplumsal dönüşümleri, mimaride de çeşitliliğe yol açmış ve 1960'lar rasyonalizmden uzaklaşma, parçalı form arayışları dönemi olmuştur. Brütalizm, Avrupa ile eş zamanlı olarak Türkiye'de de yaygınlaşmıştır. Ortak Noktalar: Türkiye'de hızlı ve ekonomik yapılaşma ihtiyacı, Avrupa'dan gelen hocaların ve mezunlarının etkisi, yabancı yayınlara ulaşımın kolaylaşması gibi faktörler brütalizmin benimsenmesinde rol oynamıştır. Ayrıca, Safranbolu evlerindeki taşıyıcı sistemlerin dışa vurumu gibi yerel mimari örneklerdeki yapısal dürüstlük ilkesiyle örtüşen yönler, akımın yorumlanmasına zemin hazırlamıştır. Önemli Türk Brütalist Yapıları:ODTÜ Mimarlık Fakültesi (1963): Altuğ ve Behruz Çinici tarafından tasarlanan bu yapı, brüt beton kullanımının Türkiye'deki ilk örneklerindendir. "Yapı strüktürünü ve mekansal örtüsünü oluşturan gri beton yüzeyler zaman içerisinde öğrenci çalışmalarına, içerisinde akan hayata nötr birer altlık oluşturmuştur. Böylelikle kullanıcısıyla diyalog kurabilen başarılı bir yapı olmuştur" (Salgın, 2007, aktaran Kayaoğlu Yaman & Gürtekin, s. 194). Ankara Stad Oteli (1964): Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler tarafından tasarlanan otel, çıplak betonarme perde duvarları ve ön yapım beton balkon korkuluklarıyla brütalist anlayışı yansıtır. Adana Karatepe Açıkhava Müzesi (1957): Turgut Cansever tarafından tasarlanan müze, Geç Hitit kalıntılarını korumak amacıyla tasarlanan saçaklar ve betonarme kolonlarla brütalist bir anlayışın "zarif bir örneğini" temsil eder. Türk Tarih Kurumu (1967): Turgut Cansever ve Ertur Yener tarafından tasarlanan bu bina, çağdaş yapım teknolojisi ve brütalist biçim dilini geleneksel mimariyle harmanlayarak "dönemin izlerini taşıyan olumlu bir örnektir". Türkiye'deki brütalist yapılar, akımın ilkelerine tamamen sadık kalmayıp kendi öznel yargılarımızla harmanlayarak daha zengin ve farklı bir mimari arayış içinde olunduğunu göstermektedir. 12. Kent Yönetiminde ve Kentsel Planlamada Etik Kuralların Önemi Kamu yönetimi, devletin amaçlarını gerçekleştirecek biçimde örgütlenmiş insan gücü, araç ve gereç ve bunların yönetimi olarak tanımlanır. Kentsel planlama da kamu yönetiminin bir parçasıdır ve kamu hizmetlerinin kalitesini doğrudan etkiler. Bu bağlamda, kamu görevlilerinin, özellikle kent plancılarının tavır ve davranışlarının niteliği ve etik kurallara bağlılığı büyük önem taşır. Etik Kuralların Önemi: Etik, "Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl bilirim? sorusuna yanıt arayan ve ahlak sistemlerini inceleyen felsefe dalı" ve "İnsanlara ilişkin araştırmalarda ve meslek alanlarında gözetilmesi gereken kurallar bütünü"dür (Türk Hukuk Kurumu Hukuk Lügatı, aktaran Keleş, s. 202). Kent planlamasında halk tarafından seçilmiş siyasal kadroların amaçları doğrultusunda hareket edilse de, plancılar etik kurallar dışında davranma özgürlüğüne sahip değildir. Günümüz koşullarında, ulusal ve uluslararası sermayenin doğal, kültürel ve tarihsel varlıkları yok etme kararlılığı karşısında kent plancısının etik sorumluluğu daha da artmaktadır (örn. Kaz Dağları, Fırtına Vadisi, Kanal İstanbul, Çamlıca Camii, Atatürk Orman Çiftliği). Planlama ve Siyaset İlişkisi: Plancının siyaset insanının emri altında bir "emir kulu" olmaması, mesleki kişiliğini yitirmeksizin siyaset olgusunu iyi tanıması, tutarsızlıklara dikkat çekmesi ve bilimsel yöntemlerle gerekçelendirilmiş öneriler sunması gerekir. Politikacıların da planlamaya "ayakbağı" değil, "yardımcı" gözüyle bakması beklenir. Halkın Katılımı: Halkın kentin yönetimine ve planlama sürecine katılımının sağlanması önemlidir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve Kent Konseyleri bu katılımı teşvik etmektedir. Politikaların Belirlenmesinde Etik Kurallara Bağlılığın Sağlanması: Plan Karşıtı Yaklaşımlar: Küreselleşme ve Yeni Liberal Dünya Düzeni ile planlamaya karşıt tavırlar (örn. Dünya Bankası'nın "Planı Bırak, Piyasaya Bak" sloganı) ortaya çıkmıştır. Türkiye'deki Plan Karşıtı Gelişmeler: 1980 sonrası neo-liberal anlayışlarla planlı dönem zayıflamış, DPT'nin varlığına son verilmiştir. İstanbul'un kuzey yönünde gelişmesini engelleyen planların çiğnenmesi (3. Havalimanı, 3. Köprü) ve yeşilliklerin, ormanların ve su havzalarının korunması konusundaki duyarlılığa ters düşen adımlar atılmıştır. Mülkiyet ve Rant: 2B Yasası ile ormanlık alanlardaki haksız işgal ve yapılaşmaların affedilmesi, "hak sahipliği" kavramıyla gelecek kuşakların çevre haklarının çiğnenmesine yol açmıştır. Orman arazilerinin turizm yatırımlarına tahsisi gibi uygulamalar, kamu yararının rant kaygılarının gerisine atılmasına örnek teşkil etmektedir. Ankara'daki Kızılay binasının yıkılışı ve yerine AVM yapılması çabası, "rant"ın nasıl meşrulaştırıldığına dair çarpıcı bir örnektir. Etik Kurallar ve Hukuksal Temeller: Biçimsel olarak hukuk kurallarına uygun davranmak, her zaman bir kararın "meşru" olduğu anlamına gelmez. Meşruluk, kamu vicdanında rahatlama yaratması ve adil olmasıyla ilgilidir. Anayasa (1982), Devlet Memurları Yasası (657), Türk Ceza Yasası (5237), Mal Bildiriminde Bulunmaya İlişkin Yasa, Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Yasası (3628) ve Bilgi Edinme Yasası (4982) etik altyapının hukuksal temellerini oluşturur. Kamu Görevlileri Etik Kurulu'nun kurulmasına ilişkin 5176 sayılı yasa, etik davranış kurallarını belirlemeyi, ihlallerde inceleme yapmayı ve etik kültürünü geliştirmeyi amaçlar. Ancak, Cumhurbaşkanlığı mensupları, TBMM üyeleri, Bakanlar Kurulu üyeleri, yargı mensupları, Silahlı Kuvvetler mensupları ve üniversite öğretim üyeleri gibi bazı kamu görevlilerinin etik kurallarla bağlı sayılmaması eleştirilmektedir. Kamu Etik Kurulu anketine göre, yerel yönetimlerde etik dışı davranışların en çok yaşandığı konular sırasıyla kamu ihaleleri (%93.5), imar ve planlama çalışmaları (%92.1) ve işe almalarda kayırmacılık (%65.5)'tır. Avrupa Kuruluşlarının Etik Düzenlemeleri: Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Konseyi, iyi yönetişim çerçevesinde doğruluk, dürüstlük, sorumluluk, hesap verebilirlik, yansızlık ve saydamlık gibi ilkeleri vurgulayan Etik Kurallar Kodları ve Davranış Kuralları Belgeleri oluşturmuştur. Bu belgeler, etik altyapı için yasal çerçeve, örgütsel yapı, kültürel ortam, kamu-özel sektör işbirliği ve denetim gibi noktalar üzerinde durur. Meslek Örgütleri ve Etik Kurallar: Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası gibi meslek örgütleri, meslek etiği kurallarını içeren yönetmelikler hazırlamıştır. Bu kurallar, halka hizmet, planlama sürecinin doğru yönlendirilmesi, topluma ve mesleğe saygı, kamu yararı ve özel mülkiyet açısından sorumluluklar, bilimsel temele dayanma, risklerin ve belirsizliklerin giderilmesi, halkın katılımının sağlanması ve kamusal kaynakların korunması gibi başlıkları içerir. Sonuç olarak, sınıfsal ve partizanca kaygılardan uzak, kamu yararına hizmet eden bir yönetim anlayışı, kentlerin ve toplumun gelişiminde hayati öneme sahiptir. Eğitim ve kültür düzeyi, bu etik değerlerin benimsenmesinde belirleyici rol oynar. 13. 18. ve 19. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nde Mimarlık Alanındaki Değişim Osmanlı Devleti'nin Batı'ya yönelişi 18. yüzyılla başlamış, ancak Batı'nın Osmanlı'ya ilgisi çok daha öncelere dayanmaktadır. 15. yüzyılın ortalarında İstanbul'un fethinin ardından Avrupa ülkeleri İstanbul'a daimi elçiler göndermeye başlamış, Osmanlı ise ilk sürekli elçilerini ancak 18. yüzyıl sonlarında göndermiştir. Batı Etkileşiminin Başlangıcı: Lale Devri (18. Yüzyıl Başları): Osmanlı'nın Batı'ya asıl açılımı, 1720'de Fransa'ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin izlenimleriyle başlamıştır. Paris'ten getirilen saray ve bahçe planları örnek alınarak Kağıthane Deresi kıyısında köşkler ve kasırlar inşa edilmiştir. Bu binaların "ağırlıklı olarak geleneksel Osmanlı mimarlığı doğrultusunda biçimlenmiş, daha çok bezeme öğeleri bakımından Avrupa örneklerine uyan uygulamalar oldukları sanılır." (Kuruyazıcı, s. 224). Neo-klasik Mimarlık: 18. yüzyıl sonlarında Alman mimar Melling'in III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan için Defterdarburnu'ndaki Neşetâbad Sarayı'nda yaptığı ek daire, "dört sütunun taşıdığı çıkması ve üçgen alınlığı ile, Avrupa da o dönemde yayılmaya başlayan neo-klasik mimarlığın İstanbul’daki ilk örneğiydi." (Kuruyazıcı, s. 225). Bu dönem, Osmanlı mimarisinde Batı etkileşiminin giderek artmaya başladığı, geleneksel ile yeni üslupların harmanlandığı bir geçiş sürecini işaret etmektedir. ... Devamını Oku