Tanzimat devri Türk romanında kötülük
Yazar:Yıldırım, Gökşen
Kategori:Genel
1Bölüm
{tr:Podcast_Duration}:00:28:48
Kategori:Genel

Tanzimat Devri Türk Romanında Kötülük: Akademik Bir Analiz ve Kapsamlı Anlatı Dr. Gökşen Yıldırım tarafından kaleme alınan ve 2021 yılında Hiperyayın etiketiyle literatüre kazandırılan Tanzimat Devri Türk Romanında Kötülük başlıklı çalışma, edebiyatın sadece estetik bir beğeni nesnesi olmadığını, aksine derin felsefi ve teolojik sorgulamaların bir laboratuvarı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Eser, kötülük olgusunun edebi metinlerde sadece bir karakter kusuru veya olay örgüsünü ilerleten bir deko r olmadığını, aksine metnin mimarisini kuran temel bir yaratma problemi olduğunu ileri sürer. Dr. Yıldırım’ın bu kapsamlı incelemesi, kötülüğü yazma ve yaratma eyleminin merkezine yerleştirerek, Tanzimat romancısının bu karanlık cevherle nasıl bir hesaplaşma içine girdiğini kırk dört farklı roman üzerinden çözümlemektedir. Kötülüğün bir edebi metinde var olması, sadece ahlaki bir yergiye hizmet etmez; o, metnin çatışma dinamiklerini belirleyen, karakterlerin dönüşümünü sağlayan ve yazarın dünya görüşünü yansıtan stratejik bir odaktır. Bu yönüyle çalışma, Tanzimat romanını sadece bir modernleşme sancısı olarak değil, aynı zamanda insanın ontolojik sınırlarını belirleyen bir kötülük teşrihi olarak ele almaktadır. Kötülük, edebi bir yaratma problemi olarak ele alındığında, yazarın mimesis sürecindeki tercihleri, toplumsal ve metafizik düzenle olan bağını da açıkça ortaya koymaktadır. Kötülüğün kavramsal ve tarihsel arka planına bakıldığında, bu olgunun felsefe tarihi boyunca sürekli değişen bir tanım yelpazesine sahip olduğu görülür. Sokrates ve Platon gibi antik düşünürler, kötülüğü büyük ölçüde bir bilgi eksikliği veya cehalet sorunu olarak tanımlamışlardır; bu yaklaşıma göre hiç kimse bilerek kötülük yapmaz, kötü eylem sadece doğru olanın kavranamamasından ileri gelir. Spinoza ve Leibniz gibi modern döneme yaklaşan düşünürler ise kötülüğe daha sistematik ve ontolojik bir perspektiften bakmışlardır. Özellikle Leibniz, kötülüğü iyiliğin yokluğu veya bir eksiklik olarak tanımlayan metafizik kötülük kavramını geliştirerek, evrendeki sınırlılığı yaratılmış olmanın doğal bir sonucu olarak görmüştür. Dr. Yıldırım’ın çalışmasında vurgulandığı üzere, İslam ve Tanzimat düşünce dünyasında iyilik ve kötülük asli nitelikler değil, arızi yani sonradan eklemlenen niteliklerdir. Bu bağlamda kötülük, varlığın özünde olan bir unsur değil, bir sapma ve nizamın bozulması olarak algılanır. Tanzimat yazarlarının zihniyet dünyasında bu tanımlar, kötülüğün bir tür arıza veya düzeni bozan bir dış unsur olarak kodlanmasına yol açmıştır. Felsefi zeminde kötülük, evrenin düalistik yapısının kaçınılmaz bir parçası olarak görülürken, Tanzimat anlatısında bu kavram edebi yaratıcılığın ana malzemesine ve ilahi adaleti haklı çıkarma çabası olan teodise problematiğine dönüşmüştür. Edebiyat ve kötülük arasındaki ilişki, özellikle Georges Bataille’ın yaklaşımları üzerinden ele alındığında, yaratıcılığın aslında daemonik yani şeytani bir enerjiyle beslendiği tartışmasını gündeme getirir. Bataille, edebiyatın masum olmadığını, aksine düzeni bozan, isyan eden ve yasakları çiğneyen bir doğaya sahip olduğunu savunur. Türk edebiyatı özelinde ise Şerif Mardin ve Hilmi Yavuz arasında geçen daemonik yaratıcılık tartışması bu noktada hayati bir önem taşır. Mardin, Türk edebiyatının daemonik bir karaktere sahip olmadığını, zira İslam ve Osmanlı kültüründe şeytaniliğin yaratıcı bir güç olarak değil, yalnızca mutlak şer olarak algılandığını ileri sürer. Hilmi Yavuz ise bu durumu asli günah dogmasının İslamiyet’te bulunmamasına, dolayısıyla Batı’daki gibi ontolojik bir kötülük kurgusunun içselleşememesine bağlar. İslam inancına göre insan yeryüzüne bir günahın yüküyle değil, ilahi bir potansiyelle iner; bu durum, Batı edebiyatındaki günahkâr yazar imgesinin oluşmasını engellemiştir. Tanzimat yazarının konumu, bir isyancıdan ziyade, topluma doğruyu göstermeye çalışan ve epistemik mesafeyi ahlaki bir öğretiyle kapatmayı hedefleyen ahlakçı vaiz kimliğiyle kurulur. Bu otosansür ve ahlaki misyon, Türk romanında kötülüğün estetik bir derinlik kazanmasından ziyade, toplumsal bir savunma mekanizmasına ve ders verme aracına dönüşmesine neden olmuştur. Çalışmada Tanzimat romanındaki kötülük algısı fiziksel, ahlaki ve metafizik olmak üzere üç temel boyutta detaylandırılır. Fiziksel kötülük, insan iradesinden bağımsız gelişen depremler, hastalıklar ve doğal afetler gibi durumları kapsar. Bu tür kötülükler anlatıda genellikle birer imtihan veya ilahi adaletin tecellisi olarak işlenir. Ahlaki kötülük ise insanın kendi hür iradesini kötüye kullanmasıyla ortaya çıkan yalan, zulüm ve şehvet gibi eylemlerdir ki Tanzimat romanının ana aksını bu boyut oluşturur. Metafizik kötülük ise varlığın yaratılıştan gelen sınırlılığı ve yetkin olmayışıdır. Kaynak metne göre, yaratılmış olmak zaten bir eksikliği barındırır; zira mutlak mükemmellik sadece yaratıcıya aittir. Bu üç boyutun işlenişi, teodise yani Tanrı’nın adaletini haklı çıkarma çabasıyla yakından ilişkilidir. Tanzimat romancıları, anlatılarında kötülüğün varlığını ilahi adaletle uzlaştırmaya çalışırken, kötülüğün bir yaratma problemi olarak ontolojik zeminini de tartışmaya açarlar. Kötüler sonunda mutlaka cezalandırılırken, iyiler sabır ve erdemleri sayesinde manevi bir üstünlük kazanır; böylece kötülük, evrensel düzenin bir parçası olarak anlamlandırılır. Kurgusal unsurlar düzeyinde kötülüğün inşası; narsisizm, yanlış Batılılaşma, esaret ve şehvet gibi temalar aracılığıyla somutlaşır. Erich Fromm’un yaklaşımıyla ele alınan yıkıcı narsisizm, Tanzimat romanındaki birçok karakterin psikolojik çöküşünü açıklar. Özellikle Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt veya Nabizade Nazım’ın Zehra romanlarında kıskançlık ve özseverlik, karakterlerin ruhsal dünyasını tahrip eden ve çevresine zarar veren bir güce dönüşür. Yanlış Batılılaşmanın bir sembolü olan alafranga züppe tipi, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi eserinde olduğu gibi, çoğu zaman toplumsal değerleri tahrip eden yıkıcı birer unsur olarak kurgulanır. Batılılaşmanın şeytani bir güce dönüşmesi ise en çarpıcı haliyle Mürebbiye figüründe görülür; yabancı bir kadın karakterin aile içine sızarak ahlaki temelleri sarsması, kötülüğün nasıl ötekileştirildiğinin net bir göstergesidir. Namık Kemal’in İntibah romanında ise tutkuların ve narsisizmin nasıl trajik bir sona yol açtığı görülür. Bu temalar aracılığıyla kötülük, biz kimliğini korumak adına dışarıda bırakılması ve mücadele edilmesi gereken bir öteki olarak inşa edilir. Meleksi karakterlerin saflığı ile şeytansı karakterlerin karanlığı arasındaki keskin ayrım, Tanzimat anlatısının ahlaki didaktizmini pekiştirirken, mimesis sürecindeki bu kutuplaşma dönemin toplumsal endişelerini yansıtır. Mekân ve zaman kurgusu da kötülük estetiğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Anlatılarda mekânlar genellikle cehennem alegorisi taşıyan tekin olmayan yerler ile cennet düşü olarak kurgulanan kutsal ev yapısı arasında bir karşıtlık üzerine kurulur. Ev, ahlaki selametin, ailevi değerlerin ve geleneksel nizamın kalesi olarak kutsanırken; dış dünya, meyhanelerin, batakhanelerin tekinsizliği ve yabancı mekânların ayartıcılığı ile kötülüğün cisimleştiği alanlar olarak sunulur. Karakterin evden sokağa çıkışı, sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, çoğu zaman bir ontolojik sarsıntı ve ahlaki yozlaşmanın başlangıcıdır. Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında sıkça karşılaşılan tekinsiz mekânlar, okura ahlaki bir uyarı niteliği taşır. Mekânsal hiyerarşi, aslında toplumsal ve ahlaki hiyerarşinin bir izdüşümüdür; güvenli mekânlardan uzaklaşıp tekin olmayan alanlara yönelmek, kötülüğün tuzağına düşmekle eşdeğer görülür. Zaman kurgusunda ise kötülüğün genellikle karanlık saatlerde veya bir sonun başlangıcı olan trajik anlarda yoğunlaştığı görülür. Bu mekânsal ve zamansal tercihler, anlatının ahlaki atmosferini güçlendirerek kötülüğü görsel ve mekânsal bir gerçeklik haline getirir. Sonuç olarak incelenen kırk dört roman ışığında, Tanzimat romancısının kötülük karşısındaki tutumunun net bir ahlakçı tavırla belirlendiği söylenebilir. Bu dönem edebiyatında kötülük, karakterlerin içsel bir derinleşme veya sanatsal bir arınma yaşadığı bir katarsıs aracı değildir; aksine, toplumsal yapıyı ve milli kimliği tehdit eden bir virüs gibi algılanır. Yazar, kötülüğü estetize etmekten kaçınarak onu mahkûm etmeyi ve toplumun değer yargılarını tahkim etmeyi hedefler. Dr. Gökşen Yıldırım’ın bu çalışması, Tanzimat romanının sadece teknik özelliklerini değil, onun kötülüğe dair geliştirdiği bu özgün ve muhafazakâr direnci de ortaya koymaktadır. Tanzimat anlatısı, kötülüğü bir yaratıcılık kaynağı olarak içselleştirememesine rağmen, onu toplumsal bir savunma mekanizması olarak kurgulamakta başarılı olmuştur. Kötülük, bu dönem romanında iyinin ve idealin sınırlarını çizen zorunlu bir karşıtlık olarak varlığını sürdürmüştür. Bu derinlikli analiz, Türk edebiyatı tarihindeki kötülük mirasının köklerini anlamak ve günümüz edebiyatındaki ahlaki algıların tarihsel dönüşümünü takip etmek açısından stratejik bir öneme sahiptir. Yıldırım’ın çalışması, kötülüğü felsefeden edebiyata, teolojiden mekân kurgusuna kadar uzanan geniş bir düzlemde ele alarak, Yeni Türk Edebiyatı sahasında boşluğu hissedilen kuramsal bir boşluğu doldurmaktadır. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!