Hamza-nâme (70. cilt) : Dil İncelemesi - Metin - Dizin -Tıpkıbasım
Yazar:
Kategori:Genel
1Bölüm
{tr:Podcast_Duration}:00:25:40
Kategori:Genel

Hamza-nâme (70. Cilt) Akademik İnceleme ve Metin Özet Çalışması Türk kültür tarihinin en köklü damarlarından birini teşkil eden destan geleneği, sözlü kültürün zengin muhayyilesini yazılı metnin kalıcılığıyla birleştiren nadide eserlerle günümüze ulaşmıştır. Dr. Burak Telli tarafından hazırlanan bu çalışma, İslamiyet sonrası Anadolu sahasında teşekkül eden ve Türk halkının zihin dünyasında derin izler bırakan Hamza-nâme külliyatının yetmişinci cildini merkeze almaktadır. Eser, basit bir olaylar özeti veya edebi bir anlatı olmanın çok ötesinde, filolojik bir titizlikle hazırlanmış kapsamlı bir araştırma ve inceleme eseridir. Bilimsel bir inceleme, transkripsiyonlu metin, detaylı dizin ve orijinal nüshanın tıpkıbasımını içeren bu akademik çalışma, dil bilimsel verileri destansı bir anlatıyla sentezlemektedir. Bu tür bilimsel çalışmaların stratejik önemi, Türkçenin tarihsel gelişim evrelerini, özellikle de sözlü gelenekle beslenen halk ağzının yazı diline nasıl evrildiğini somut verilerle ortaya koymasında yatmaktadır. Hamza-nâme gibi eserler sadece kahramanlık hikayeleri anlatmakla kalmaz; aynı zamanda Türk milletinin İslamiyet’i kabulünden sonra geçirdiği kültürel ve zihniyet dönüşümünün en canlı belgeleri olarak işlev görür. Bu çalışma, ondördüncü yüzyılda Hamzavî tarafından yazıya aktarılan geleneksel anlatının, ondokuzuncu yüzyılın başlarına kadar uzanan istinsah sürecindeki dilsel ve yapısal sürekliliğini kanıtlaması bakımından akademik dünya için vazgeçilmez bir referans noktası niteliğindedir. Bu akademik altyapının üzerine inşa edilen destan geleneği, eserin ait olduğu daha geniş edebi çevreyi ve diğer destanlarla olan organik bağını da anlamayı zorunlu kılmaktadır. Türklerin onuncu yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kabulüyle birlikte edebi üretimde hem içerik hem de tür bakımından köklü bir değişim süreci başlamıştır. Arap ve İran coğrafyasında doğan kahramanlık anlatıları, Türklerin savaşçı ruhu ve yeni dinlerine olan bağlılıklarıyla Anadolu sahasında yerelleşerek yeni bir kimlik kazanmıştır. Hamza-nâme, bu geniş gelenek içerisinde Hz. Ali Cenkleri, Battal-nâme, Danişmend-nâme ve Saltuk-nâme gibi eserlerle birlikte İslami Destan kategorisinin en ihtişamlı örneklerinden birini teşkil eder. Hamza-nâme’yi diğer destanlardan ayıran en temel fark, kahramanının doğrudan Türk menşeli olmamasına rağmen Türk halkı tarafından tamamen içselleştirilmiş olmasıdır. Battal-nâme’de bir Arap savaşçısının, Saltuk-nâme’de ise bir Türk alpereninin gazaları anlatılırken, Hamza-nâme Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza’nın şahsında Türk insanının kendi benliğini, dürüstlüğünü ve cesaretini bulduğu bir ayna görevi görür. Burada dikkate değer olan husus, Türklerin kadim alp tipolojisinin İslamiyet ile birlikte gazi tipolojisine evrilmesidir. Hz. Hamza, bu geçiş sürecinde Türk halkı için idealize edilmiş bir model haline gelmiştir. Ondördüncü yüzyılda Hamzavî tarafından sistemli hale getirilen bu anlatılar, sade dili ve canlı kurgusu sayesinde devletin en uzak köylerinden saray muhitlerine kadar her kesim tarafından ilgiyle takip edilmiştir. Dr. Burak Telli’nin çalışmasında vurguladığı üzere, daha önce altmışdokuz cilt olduğu sanılan bu külliyatın Muhammet Yelten tarafından keşfedilen yetmişiki ciltlik nüshasıyla birlikte yirmibeş yeni cilt ilim alemine kazandırılmıştır. Bu durum, külliyatın Türk toplumsal hafızasındaki yerinin sanılandan çok daha geniş olduğunu göstermektedir. Genel gelenek içerisindeki bu merkezi konum, incelediğimiz yetmişinci cildin fiziksel varlığı ve tarihi kayıtlarıyla daha somut bir zemine oturmaktadır. İncelemeye konu olan Hamza-nâme’nin yetmişinci cildi, mevcut bilgilere göre türünün tek örneği olması bakımından eşsiz bir değere sahiptir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde EFKND 2496 demirbaş numarasıyla kayıtlı olan bu nüsha, yüzyirmibir varaktan oluşmaktadır. Eserin son varağında yer alan harrarahū el-hakīr mücellid Salih ifadesinden anlaşıldığı üzere, metin Mücellid Salih tarafından Hicri 26 Rebiülahir 1215 yani Miladi 16 Eylül 1800 tarihinde istinsah edilmiştir. Bu nüshanın en dikkat çekici yönü, üzerinde taşıdığı okur kayıtlarıdır. Metnin kenar boşluklarına düşülen Hicri 1308 ve 1311 tarihli notlar, eserin yazılışından yaklaşık bir asır sonra bile hala canlı bir şekilde okunduğunu kanıtlamaktadır. Özellikle Harputlu Ahmed Efendi’nin bu kitabı okuyup tamam kıraat eyledim, farklı düzen buldum, meğer eser elifden başlamışmış şeklindeki kaydı, eserin bireysel okuma pratiklerinin yanı sıra toplumsal bir hafıza aktarım aracı olarak Osmanlı’nın son dönemlerine kadar işlevini koruduğunu gösterir. Ayrıca nüshada Ziya Paşa’ya ait bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan şeklindeki beyitlerin ve çeşitli manzum parçaların yer alması, eserin sadece bir halk destanı değil, edebi zevki yüksek bir okur kitlesi tarafından da sahiplenildiğinin işaretidir. Ziya Paşa gibi önemli bir edibin dizelerinin bu nüshaya sonradan eklenmiş olması, metnin edebi zevk sürekliliğini ve farklı dönemlerin estetik anlayışlarını nasıl bünyesinde topladığını analiz etmek açısından kıymetlidir. Nüshanın bu fiziksel sürekliliği, bizleri anlatının kalbindeki kahramana ve onun epik mücadelesine yönlendirmektedir. Yetmişinci cildin anlatı dünyası, Sahipkıran sıfatıyla anılan Hz. Hamza’nın merkezi figür olduğu, dinamik ve sürükleyici bir olay örgüsü üzerine kuruludur. Metin boyunca Hz. Hamza, sadece fiziksel gücüyle değil, ahlaki üstünlüğüyle de Müslüman ve Kâfir mücadelesinin bayraktarlığını yapar. Bu epik yapının en önemli unsurlarından biri, Hz. Hamza’nın efsanevi atı Aşkar’dır. Aşkar, sıradan bir binek değil, Hz. Hamza tarafından üçüncü gözünün perdesi açılmış, konuşabilen ve sahibini hiçbir tehlikede yalnız bırakmayan olağanüstü bir varlıktır. Kandasın Sahipkıran? diye sahibine seslenebilen bu at, destandaki olağanüstü motiflerin en belirgin örneğidir. Metinde yer alan at, avcılık, sihir, büyü ve din değiştirme motifleri anlatının dokusunu zenginleştiren temel yapı taşlarıdır. Savaş sahneleri genellikle muşt muşta veya yaka yakaya denilen bire bir mücadeleler şeklinde kurgulanmış, bu sahnelerde düşmanların İslam’a davet edilmesi ve kabul edenlerin affedilmesi teması işlenmiştir. Bu durum, destanın sadece bir savaş hikayesi değil, aynı zamanda bir tebliğ ve hidayet anlatısı olduğunu gösterir. Hz. Hamza’nın dürüst, zayıfı koruyan ve daima haktan yana olan ideal şahsiyeti, Türk halkının kendi milli karakteriyle özdeşleştirdiği bir model haline gelmiştir. Bu derin epik içeriğin dilsel düzlemde nasıl bir yapıya sahip olduğu ise eserin filolojik analizinde gizlidir. Hamza-nâme’nin yetmişinci cildi, dil tarihi açısından Eski Anadolu Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi arasındaki geçişkenliğin en belirgin gözlemlenebildiği metinlerden biridir. Metnin imlasında Uygur yazım geleneği ile Arap ve Fars geleneğinin iç içe geçtiği görülür. Özellikle Türkçe kelimelerin yazımında Uygur geleneği hakimken, yabancı kökenli kelimelerde Arapça kurallara riayet edilmiştir. Ses bilgisi açısından metin incelendiğinde özellikle i-e meselesi olarak adlandırılan durumun belirginliği dikkat çeker. Kaynak metinde geçen divşirüp, irtesi, irişdi, gice, virirsem, girü ve eyü gibi kelimeler bu fonetik geçişkenliğin en tipik örneklerini sunmaktadır. Örneğin bugünkü ver- fiili metinde sürekli vir- şeklinde, gece kelimesi gice şeklinde, dön- veya geri anlamındaki kelimeler ise girü formunda karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Eski Türkçedeki b harfinin v harfine dönüşmesi olan bar ve var değişikliği, t harfinin d harfine dönüşmesi olan ŧaġ ve dağ değişimi ile k harfinin g harfine dönüşmesi gibi tonlulaşmalar metnin her satırında izlenebilmektedir. Metinde içün yerine uçun veya dib yerine tüb gibi arkaik formların yer yer korunmuş olması, müstensihin orijinal metne olan sadakatini ve dilin tarihsel katmanlarını ele vermektedir. Bu ses özellikleri metne hem tarihi bir derinlik kazandırmakta hem de yer yer halk ağzından gelen söyleyişlerle anlatıya canlı ve doğal bir karakter katmaktadır. Bu ses bilgisel veriler, kelimelerin cümle içindeki işlevlerini belirleyen morfolojik yapıya da temel oluşturmaktadır. Eserin şekil bilgisi analizi, Türkçenin ek sisteminin ne denli dirençli ve aynı zamanda esnek olduğunu ortaya koymaktadır. Metinde isim çekim eklerinden fiil zamanlarına kadar geniş bir yelpazede ek çeşitliliği mevcuttur. Özellikle şimdiki zaman eki olarak kullanılan -yor yapısının baskınlığı, geliyor, bilmiyoruz, ideyorlar gibi örneklerle metnin yazıldığı 1800lü yılların dil karakterini yansıtırken, Eski Anadolu Türkçesinin bir mirası olan -evüz ve -even gibi eklerin varlığını sürdürmesi dilsel sürekliliğin bir kanıtıdır. Örneğin metinde geçen kurtaravüz, idevüz gibi istek birinci çoğul şahıs ekleri ile ĥalāś ideven gibi istek birinci tekil şahıs ekleri, dilin tarihsel gelişimindeki morfolojik direnci simgeler. Ayrıca gidelden berü ifadesinde görülen -elden zarf fiil eki, dönemine göre arkaik bir kullanım olarak dikkat çeker. Morfolojik yapıda dikkat çeken bir diğer unsur, düzlük ve yuvarlaklık uyumunun yani dudak uyumunun henüz tam olarak yerleşmemiş olmasıdır. Tarihi metinlerin karakteristik bir özelliği olan bu düzensizlik bildügimi, olındı, kendüni, altun gibi kullanımlarda açıkça görülür. İsim çekimlerinde ilgi hali ekinin sürekli düz dar ünlüyle yani -ıñ, -niñ şeklinde kullanılması, ilgi ekinin henüz yuvarlaklaşmadığını gösterir. Zarfiil ekleri arasındaki çeşitlilik, özellikle -Up ekinin virüp, geçüp, eyleyüp örneklerindeki gibi yaygınlığı, cümle yapılarının uzun ve akıcı kurulmasını sağlamıştır. Bu morfolojik zenginlik metnin anlatım gücünü pekiştirerek olayların hızına ve ritmine doğrudan katkıda bulunmaktadır. Hamza-nâme’nin yetmişinci cildi, söz varlığı açısından adeta bir hazine niteliğindedir. Yapılan incelemeler neticesinde metinde toplam 3531 madde başı tespit edilmiştir. Bu kelime kadrosunun yüzde 45,92sini Türkçe kökenli kelimelerin oluşturması, eserin sade dil idealine olan bağlılığını teyit eder. Arapça ve Farsça kelimeler genellikle dini ve askeri terminolojiyle sınırlı kalmış, halkın anlayabileceği bir kelime dünyası tercih edilmiştir. Özel adlar dizinindeki 293 madde başı, 229 farklı şahsiyet ve onlarca farklı coğrafi mekan ile anlatının ne denli geniş bir insani ve coğrafi derinliğe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Metni dilsel açıdan asıl zengin kılan unsur ise 174 adet deyimin varlığıdır. Savaş sahnelerinde kullanılan yaka yakaya gelmek, kıçın kıçın gitmek, yüz göz sürmek, muşt muşta gelmek gibi deyimler anlatıyı donuk bir metin olmaktan çıkarıp sinematografik bir canlılığa kavuşturmuştur. Bu deyimler Türk halkının günlük yaşamdaki ifade kalıplarının destansı bir dille nasıl harmanlandığının en güzel örnekleridir. Sonuç olarak Hamza-nâme’nin yetmişinci cildi üzerine yapılan bu akademik çalışma, Türk dilinin tarihi gelişimini, destan geleneğimizin gücünü ve halkımızın Hz. Hamza şahsında somutlaştırdığı kahramanlık idealini gün yüzüne çıkaran çok katmanlı bir kültürel miras sentezidir. Bu çalışma sadece bir metin neşri değil, aynı zamanda Türk milletinin ortak hafızasının yüzyıllar boyunca nasıl canlı tutulduğunun bilimsel bir kanıtıdır. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!