Türklük bilimine genç bakışlar
Yazar:
Kategori:Genel
1Bölüm
{tr:Podcast_Duration}:00:24:43
Kategori:Genel

Türklük Bilimine Genç Bakışlar: Dilsel ve Kültürel Sürekliliğin Akademik Analizi Türklük Bilimine Genç Bakışlar adlı eser, 2021 yılında Hiperyayın etiketiyle bilim dünyasına kazandırılmış, editörlüğünü Doç. Dr. Gökçe Yükselen Peler ve Dr. Öğr. Üyesi Emrah Bozok’un üstlendiği, derinlikli bir akademik araştırma külliyatıdır. Bu çalışma, Erciyes Üniversitesi bünyesinde yürütülen lisansüstü eğitim süreçlerinin salt bir ders çıktısı olmanın ötesinde, genç araştırmacıları yayın hayatına hazırlayan str atejik bir metodolojik devrim niteliği taşımaktadır. Editörlerin önsözünde titizlikle vurgulanan ilmî teşebbüs kavramı, Türk akademi dünyasındaki fikir israfının önüne geçmeyi ve ham veriyi işlenmiş birer bilimsel argümana dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu vizyonun arkasında, Macar Türkoloji geleneğinin duayen ismi Prof. Dr. András Roná-Tas’ın yayın, yayın ve yayın düsturu yatmaktadır. Macar Türkolojisindeki disiplinli yetişme modelinden mülhem olan bu yaklaşım, genç akademisyenlerin akademik olgunlaşma sürecinde hakem denetiminden geçerek yetkinleşmesini bir zorunluluk olarak görmektedir. Eser, klasik Türkoloji konularını modern sosyal bilimler perspektifiyle sentezleyerek, Türk dilinin ve kültürünün tarihsel katmanları arasındaki o sarsılmaz sürekliliği bilimsel bir zemine oturtmaktadır. Kitabın genel çerçevesini çizen bu akademik birikim, dilin en köklü dönüşüm evrelerinden biri olan dini terminoloji üzerindeki etkileşimlerle temellenmektedir. Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birlikte dilde yaşanan kavramsal dönüşüm, Nilay Coşkun ve Rümeysa Doğan’ın çalışmaları üzerinden analiz edildiğinde, Türkçenin yabancı unsurlarla girdiği o devasa rekabet ve adaptasyon süreci somutlaşmaktadır. Karahanlı Türkçesi dönemi, Türk dilinin İslami bir kimlik kazanma sürecinde en kritik evreyi teşkil eder. Üşenmez (2008) tarafından ortaya konulan sayısal veriler, bu değişimin hızını ve derinliğini bilimsel bir kesinlikle kanıtlar niteliktedir. Kutadgu Bilig’de Arapça ve Farsça kelime oranı henüz yüzde 14 seviyesindeyken, bu oran Atebetü’l-Hakayık’ta yüzde 27’ye, Divan-ı Hikmet gibi tasavvufi derinliği olan metinlerde ise yüzde 61’e kadar tırmanmaktadır. Bu devasa artış, Türkçenin sadece kelime hazinesini değil, kavram dünyasını da dönüştürmüştür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, Türkçenin bu süreçte edilgen bir tavır sergilememesidir. Özellikle Karahanlı dönemi metinlerinde Uçmak ve Cennet ile Tamu ve Cehennem terimleri arasında yaşanan o semantik rekabet, dilin kendi öz varlığını koruma direncini gösterir. Kadim Türkçe kökenli olan ve Soğdca üzerinden dile nüfuz eden Tamu ve Uçmak kelimeleri, İslamiyet’in kabulünden sonra Arapça asıllı cehennem ve cennet kelimeleriyle uzun süre yan yana yaşamış, Türk düşünce sistemi bu yeni kavramları kendi mitolojik arka planıyla harmanlayarak bir kültürel adaptasyon gerçekleştirmiştir. Bu dilsel dönüşümün Harezm Türkçesi sahasındaki yansımaları, Mu’înü’l-Mürîd gibi eserlerde daha spesifik örneklerle kendisini belli etmektedir. Rümeysa Doğan’ın tespitlerine göre, dilde Arapça ve Farsça dini terimlerin ağırlığı artsa da Bayat, Idi ve Tengri gibi Türkçe kökenli tanrı adları, dilin kutsal alanındaki egemenliğini bir süre daha sürdürmüştür. Burada asıl dikkat çekici olan, Türkçenin dini hayatı sadece isimlerle değil, kendi morfolojik yapısından ürettiği fiiller ve kavramlarla karşılamasıdır. Örneğin Mu’înü’l-Mürîd’de karşımıza çıkan yatsıġ kelimesi, İslam’ın zorunlu bir ibadeti olan namaz vaktini karşılamak üzere yat- fiilinden türetilmiştir. Bu durum, Türkçenin yeni inanç sistemini kendi iç dinamikleriyle, yani morfolojik ve semantik imkânlarıyla karşılama gücünü teyit eden bir göstergedir. Yine aynı metinlerde görülen arıġlıḳ (boy abdesti), öḏle (öğle namazı) ve yükünmek (namaz kılmak) gibi terimler, dilin İslami terminolojiyi Türkçeleştirme çabasındaki başarısını ortaya koyar. Dini terimlerdeki bu kavramsal geçişler, dilin anlatım gücünü artıran yapısal unsurların, özellikle de ikilemelerin işlevsel analiziyle daha derin bir boyut kazanmaktadır. Harezm Türkçesi metinlerinde, özellikle Kısasü’l-Enbiyâ, Mukaddimetü’l-Edeb ve Nehcü’l-Ferâdîs gibi eserlerde Ayşe Sema Uyanık tarafından incelenen ikilemeler, Türkçenin anlatım gücünü pekiştiren en stratejik unsurlar arasındadır. İkilemeler, basit bir kelime tekrarından ziyade, metnin anlamsal derinliğini zenginleştiren ve kavramları okurun zihninde görselleştiren yapılar olarak değerlendirilmelidir. Harezm döneminde tespit edilen yetmiş altı farklı ikileme örneği, dilin dualizm ve bütünlük algısını nasıl inşa ettiğini gösterir. Örneğin yer suw veya tün kün gibi yapılar, evrenin ve zamanın bütünlüğünü ifade ederken, uruş kiriş gibi ikilemeler eylemin şiddetini ve sürekliliğini vurgular. Bu yapılar cümlede ad, sıfat ve zarf görevlerinde bulunarak metnin retorik gücünü artırır. Ad görevindeki yer suw yeryüzünü temsil ederken, sıfat görevindeki uluġ bedük yapısı yüceliği pekiştirir; zarf görevindeki akru akru ise eylemin tarzını somutlaştırır. İkilemelerin bu stratejik kullanımı, soyut kavramların halkın zihninde somut birer karşılık bulmasını sağlayarak dilin pedagojik bir işlev kazanmasına aracılık etmektedir. Kelime gruplarının sağladığı bu anlamsal işlevlerden sonra, tekil kelimelerin tarihsel ve mitolojik kökenlerine odaklanan etimolojik incelemeler, Türk düşünce dünyasının derinliklerine kapı aralamaktadır. Fatma Dağ’ın Ülker yıldızı üzerine yürüttüğü araştırma, bu gök cisminin Türk mitolojisindeki gök deliği tasavvurundan modern takımyıldızı algısına uzanan serüvenini metodolojik bir titizlikle ele almaktadır. Ülker, Yakut Türklerinde Ürgel (gök deliği) olarak adlandırılır ve soğuk rüzgarların yeryüzüne indiği bir kapı olarak imgelenir. Kelimenin etimolojik kökenine inildiğinde, parlamak ve ışık saçmak anlamlarına gelen ül- köküyle karşılaşmaktayız. Bu kök, sadece Ülker kelimesinde değil, aynı zamanda sönük anlamındaki Ülez ve Türk mitolojisinin en yüce varlığı olan Tanrı Ülgen adında da kendisini gösterir. Ülgen’in ışıklı ve gökyüzünün hakimi olma vasfı, ül- kökünden türeyen yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda Ülker, sadece bir yıldız kümesi değil, Türk kozmolojisinin ve tanrı algısının dildeki sembolik bir yansımasıdır. Mitolojik derinliği olan bu tür kelimeler, halkın doğayı nasıl anlamlandırdığının en eski tanıklarıdır. Benzer bir etimolojik hassasiyet, İsmail Özlü’nün Anadolu ağızlarında yaşayan vetli ve vetsiz sözcükleri üzerine yaptığı araştırmada görülmektedir. Türkiye Türkçesinin yazı dilinde yer almayan ancak özellikle Tufanbeyli ağzında canlılığını koruyan bu kelimeler, Türkçenin tarihsel ses değişimlerini (b > v) bünyesinde barındırmaktadır. Kelimenin aslı olan bet (yüz) kökü, vetsiz yapısında patavatsız, yersiz konuşan veya utanmaz anlamlarına bürünürken, vetli kelimesinde yüzlü olma, yani toplumsal saygınlık ve nezaket kurallarına uygun hareket etme anlamını taşımaktadır. Deli ol da vetsiz olma gibi ağızlarda yaşayan atasözleri, bu kelimenin sadece bir sıfat olmadığını, aynı zamanda toplumsal ahlak ve etik kurallarını düzenleyen bir kavram olduğunu kanıtlar. Kelime kökenlerinden doğan bu zengin anlam dünyası, halkın bilgeliğini yansıtan daha geniş bir kalıba, yani atasözlerine taşınarak kültürel sürekliliği nihai aşamasına ulaştırır. Tuğçe Burcu Demir’in Türkmen Türkçesindeki atasözleri üzerine gerçekleştirdiği inceleme, cennet ve cehennem kavramlarının halkın dünya görüşünde sadece teolojik birer mekan değil, aynı zamanda pedagojik birer ahlaki çıpa olarak işlendiğini ortaya koymaktadır. Atasözleri, bir toplumun binlerce yıllık tecrübesinden damıtılan etik normların dil aracılığıyla korunmasını sağlar. Türkmen atasözlerinde Jennetiň gapysyny eneler açarlar (Cennetin kapısını analar açar) gibi ifadeler, İslamiyet’in getirdiği dini değerlerin Türk aile yapısındaki anaerkil izler ve anneye saygı kültürüyle nasıl kusursuzca entegre edildiğini gösterir. Cehennem ise (dowzah, jähennem, tamug) genellikle cimrilik, riyakarlık ve namazsızlık gibi toplumsal düzene zarar veren davranışların müeyyidesi olarak atasözlerinde yer bulur. Bu kavramsal kutuplar, toplumsal düzeni sağlamada cezalandırma ve ödüllendirme mekanizması olarak işlev görür ve bireyin ahlaki gelişimini denetleyen pedagojik birer pusula görevi üstlenir. Sonuç olarak, Türklük Bilimine Genç Bakışlar adlı bu eser, klasik Türkoloji konularını modern sosyal bilimler perspektifiyle ve genç dimağların taze bakış açısıyla harmanlayan abidevi bir çalışmadır. Eserin içeriğinde yer alan alfabe tartışmaları, Giresun’daki lakaplar, Kayseri ağzındaki arkaik ekler ve Türkiye Türkçesindeki ek dizilimi istisnaları gibi çeşitlilik arz eden konular, genç araştırmacıların ilgi alanlarının genişliğini ve Türklük biliminin geleceği için taşıdıkları potansiyeli kanıtlamaktadır. Editörlerin en başta hedeflediği ilmî teşebbüs, bu metinlerdeki analiz derinliği ve metodolojik titizlikle tam anlamıyla karşılık bulmuştur. Genç akademisyenlerin bu başarısı, Türk dilinin evrimsel sürecini, kültürel adaptasyon kabiliyetini ve halk bilgeliğinin sürekliliğini anlamak adına literatüre sunulmuş çok kıymetli bir katkıdır. Bu eser, Türklük biliminin sadece geçmişi kaydeden bir alan değil, geleceği inşa eden dinamik bir disiplin olduğunu bir kez daha tüm bilim dünyasına ilan etmektedir. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!